Friday, January 13, 2017

Konuk Yazar: Murat Oğru - Uzay Gemileri ve Soba Maşası

Uzay temalı Ocak ayının ilk konuk yazarı Murat Oğru. Kendisi, yazılarımı yayınladığım başka bir siteden komşum olur. Ozlem Sencan Blog okurları için nostaljik bir yazı yazdı. Bu içten yazı ile bizlere zamanda yolculuk yaptırdığı için Murat Oğru'ya çok teşekkür ediyoruz.

Dikkat: "Anne terliği" muadilleri, kavga ve dövüş sahneleri içerir. 

http://www.papercraftsquare.com/hermes-spacecraft-free-paper-model-download.html


UZAY GEMİLERİ VE SOBA MAŞASI
1975 yılıydı. 5 yaşımdaydım. 47 yaşında olup da 5 yaşını hatırlamak hayra alamet midir yoksa bir nevi bunama işareti olarak alınıp metrolarda otobüslerde genç zibidilere dik dik bakarak ben hasta ve yaşlı bir adamım imajı vermeye hak kazanmak mıdır bilmiyorum ama hatırlıyorum işte.
O zamanlar kiracısı olduğumuz bahçeli evin tam karşısında Yunus bakkal vardı. Hava kararmaya başladığında pencerenin önündeki divana konuşlanır ve ışıklarını yakmasını beklerdim. Zaman tahmin etme aracı olarak Yunus bakkalın ışıklarını açması demek tek kanallı televizyonumuzun yayın saatinin başladığı anlamına geliyordu. Işıklar yanar, ben koşarak annemin eteğine yapışır ve üzerindeki dantel örtüleri açarak televizyonun düğmesine basmasını ve yaklaşık 1 dakika sürecek olan ekranın kendisine gelme sürecini heyecanla izlerdim.
Uzay 1999 diye bir dizi vardı. Tüm memleket bayılırdı bu diziye. Herkes Maya ismindeki kızcağızın başka başka yaratıklara dönüşmesinde heyecanlanırdı ama benim özellikle izlediğim şey uzay araçlarıydı. Harika tasarımları vardı.
Bir sabah uyandığımda, o araçlardan birinin kartondan prototipini yapmaya karar verdim. Ne kadar zor olabilirdi ki? Annemden gerekli malzemeyi istedim ve kendisi bana ışık hızı ile temin etti bu malzemeleri. Sanırım o da diziden etkilenmişti. Ya da girişeceği çamaşır yıkama operasyonunda ayak altında dolaşmamam için yakaladığı fırsatı değerlendiriyordu.
Malzemeler önümde ne yapacağımı düşünürken ev sahibimizin oğlu Ergun girdi oturma odasının kapısından. 11-12 yaşlarındaydı yaşına göre biraz iri kıyımdı. 5 yaşımda iken bile hazzetmezdim kendisinden. Ancak insan 5 yaşındayken çok fazla dost seçebilme şansına sahip değildi ve bununla idare etmek zorundaydım.
“Naapıyon?” dedi. “Uzay gemisi yapcam olm ben!” dedim. “Tamam gel beraber yapalım” dedi ve başladık. Genelde  Ergun yürüttü operasyonu. Bana sadece şunun kıyısından tut şuraya yapıştırıcı sür şeklinde  minik yardımlar ve genel projenin gidişatı hakkında yorum yapmak kaldı ama sonuç mükemmeldi. Oldukça benzemişti ekrandaki uzay gemilerine. Hayranlıkla seyrediyorduk. Bir iki elimize alıp havalarda uçurduk yumuşak inişler yaptık filan. Keşke boyamız olup da birde boyayabilseydik ama ben sadece karton makas ve yapıştırıcı istemiştim. Neyse böyle de iyiydi.
Sonrası ise kabus… İri kıyım  Ergun, “Bunu ben yaptım eve götürücem!” diyerek oyunbozanlıktaki ilk hamlesini yaptı. “Bende malzeme benimdi. Sen de yardım etmeseydin ben zaten yapacaktım ki!” dedim. Tartışma hararetlendi ve Ergun uzay gemimi kapıp hızla kapıya doğru koştu. Ben de arkasından kaplan gibi fırlayıp sırtına yapıştım ve hiç vakit kaybetmeden kulağını ısırmaya koyuldum. Hem can acısı hemde denge kaybı sebebiyle Ergun bir iki yalpalayıp sırt üstü sobanın üstüne devrildi. Ben de altında kaldım. “İn ulan üstümden!” diye bağırırken gözüm kapıda bizi izleyen anneme takıldı. Sonra devrilip yerlere saçılmış soba borularına, ve soba borularından yerlere saçılmış kara kurumlara. Ağlıyordu annem. Daha yeni temizlemiştim diye mırıldanıp anksiyete nöbetleri geçirmeye hazırlanıyordu. Sonra nöbet filan geçirmeyi boş verip rahatlamak adına yerde ayağının dibinde duran soba maşasını aldı eline. Bana doğru bir adım attığında şerefsiz Ergun kapıdan sıvıştı.
Bugün hala sinemada olsun evde olsun bir uzaylı film seyretsem kıçıma defalarca inmiş maşanın acısı dalga dalga yayılır içime. Anneme kızmam ve bunu bir psikolojik vaka haline getirmem ama o gün birkaç saat sonra Ergunun anasının kulağı bandajlı eleman ile birlikte şikayete gelmesi nedense içimde bir nevi gurur ışıltısı oluşturmuştu. Bu ışıltının ne anlama geldiği hakkında hiç de öyle uzun uzadıya düşünmedim.Sadece hoş  bir duyguydu ve tadını çıkarmıştım. Ayrıca Uzay gemisi kanatlarından biri düşüp arbede de ezilmiş olsa da hala benimdi ve uzunca bir süre uçuş denemelerini benim kaptanlığımda yaptı.
Hoşcakalın
Murat OĞRU

Duyuru: Ozlem Sencan Blog - English yayında!



Sevgili Ozlem Sencan Blog okurları,

Bugün itibarıyla Ozlem Sencan Blog'un İngilizce bölümünü törenle hizmete açıyorum. Çalışkan blogcunuz artık hem Türkçe, hem İngilizce yayınlarla ekranlarınızda olacak.

Alışkın olduğunuz Türkçe blogun ve çiçeği burnunda İngilizce blogun içerikleri birbirinden farklı. Yani bir Türkçe yazıları İngilizce'ye çevirip öbür tarafa yüklemiyorum. 

Ozlem Sencan Blog - English sitesinin tamamıyla özgün bir içeriği var. 

Yakın zamanda, Facebook sayfası da kullanıma açılacak, böylece dilerseniz İngilizce blog yazılarını da takip edebilirsiniz. 

Daha önce medium.com 'da da yayınlamış olduğum ilk İngilizce blog yazımın linki aşağıda:



Tüm okurlara şimdiden keyifli okumalar dilerim. 

Saygılar
Özlem Şencan

Thursday, January 12, 2017

Madencilik Sektörünün Geleceği Uzayda Olabilir Mi?




Hayatımızın bir noktasında, birçoğumuzun, yeryüzüne zarar veren, toprağımızı, havamızı, suyumuzu kirleten maden şirketlerinden en az birine sövmüşlüğümüz vardır. "Çekin o pis ellerinizi yeryüzünden!" diye bağırasınız gelmiştir. Bazılarınız gidip yerinde protesto etmiş, gerçekten de bunları bağırmıştır. İşte hayatında bir kez bile olsun bu noktaya gelmiş olan okurlar için güzel bir haberim var. İster inanın, ister inanmayın ama şimdi, o maden şirketlerinin bir kısmı "o pis ellerini", yeryüzünden çekmeye hazırlanıyorlar.



via GIPHY

Dünya'daki yeraltı kaynaklarının sınırlılığı, savaşlara dahi neden olmuş olan, ciddi bir konu. Oysa ki uzay çalışmaları, insanlığın -fosil yakıtlar hariç- bu konuları barışçıl yollardan çözmesine olanak tanıyacak noktaya geldi artık. Şöyle ki, Dünya'da bulunan elementlerin hemen hepsi, Güneş Sisteminin farklı öğelerinde de bolca var. Özellikle belirtmek gerekirse, gök taşları ve kuyruklu yıldızlar gibi gök cisimleri, demir, nikel, alüminyum, gümüş, titanyum ve hatta altın gibi maddelerden oluşmuş olabiliyor, veya bu maddeleri içlerinde barındırabiliyorlar. Bu yüzden maden şirketleri artık yavaş yavaş, uzay ajansları ile ortaklık kurma ve uzay madenciliği için teknoloji geliştirme yollarına girmeye başladılar.

Bu konu ile ilgili bir örnek isterseniz şu makaleye göz atabilirsiniz:

İngilizce bilmeyenler veya okumaya üşenenler için kısaca açıklayayım:
Kanada'nın Ontario eyaletinden küçük bir maden şirketi Kanada Uzay Ajansı ve NASA ile bir ortaklığa girmeye hazırlanıyorlar. Ay'da yapılacak bir zemin etüdü için robotik bir araç geliştirmişler. Şimdi bu projeye dahil olabilmeleri için, Kanada Uzay Ajansı'nın, Kanada Hükümeti'nden yetki alması gerekiyor. Bir süredir sadece yeryüzü izleme uydularına, Canadarm 1 ve 2 ve Dextre adı verilen, Uluslararası Uzay İstasyonu tarafından kullanılan robotik kollara ve astronot yetiştirmeye odaklanmış olan Ajans, bakalım önümüzdeki günlerde Trudeau'nun kabinesinden Ay'a gitme iznini koparabilecek mi.

Phiae iniş modülü.


Belki geçen senelerde bir yerlerde denk gelmişsinizdir:  12 Kasım 2014'te, minik bir iniş modülü olan Philae, 67P/Churyumov–Gerasimenko adlı kuyruklu yıldızın yörüngesinde dönmekte olan Rosetta uzay aracından ayrılıp, söz konusu kuyruklu yıldızın yüzeyine tarihi bir iniş yapmıştı. İniş sırasında çıkan bir sorun, Philae'nin ineceği noktadan sekip, kuyruklu yıldızın, güneş görmeyen bir bölgesine fırlamasına neden olmuş ve bu da uzay aracının güneş pillerini dolduramayıp, görevini tamamlayamadan etkisiz hale gelmesine yol açmıştı. Her ne kadar hedefine tam olarak ulaşamasa da bu iniş, kuyruklu yıldızlar hakkında bir çok veri sağlaması ve gezegen/uydu haricinde bir gök cismine iniş yapılabileceğini göstermiş olması açısından tarihi  bir önem taşımaktadır.

Rosetta uzay aracı.


Arupa Uzay Ajansı'nın koordine ettiği Rosetta/Philae görevi, uzay aracının fırlatıldığı 2004 tarihinden, görevin, kuyruklu yıldıza kontrollü iniş ile sonlandırıldığı 30 Eylül 2016 tarihine dek sürdü. Aynı ay içinde, bu kez NASA, biraz daha gelişmiş bir görev peşinde olan Osiris-Rex uzay aracını, Bennu adlı gök taşına doğru olan yolculuğuna uğurladı. Osiris-Rex uzay aracının bu yıl içinde, gök taşının yörüngesine girmesi bekleniyor. Ağustos 2018 itibarıyla ise araç, gök taşının üzerinden örnek parçalar alacak. Aracın, 2023 yılın da gök taşından aldığı örneklerle birlikte Dünya'ya geri dönmesi planlanıyor.

Osiris-Rex uzay aracı Bennu adlı gök taşından örnek alırken. (Temsili)


Ayrıca NASA, geçtiğimiz günlerde iki yeni keşif görevine daha onay verdi. Adları Lucy ve Psyche olarak belirlenen uzay araçlarından Lucy Dünya'dan, 2021 yılında yola çıkıp bir dizi gök taşını inceleyecek. 2023 yılında fırlatılması planlanan Psyche uzay aracının görevi ise demir-nikel karışımından ve diğer alaşımlardan oluşan aynı adlı gök taşını keşfe çıkacak.

Lucy (solda) ve Psyche (sağda) uzay araçları. (Temsili)


Tüm bu gök taşı inceleme araçlarının yapacağı işlere ve az önce paylaştığım yazıdaki -henüz resmi olarak duyrulmamışsa da- Ay'da zemin etüdü görevine bakarak, madencilik sektörünün önümüzdeki 20 yıl içinde başka gök cisimlerine taşınacağını öngörmek mümkün. 

Bazı medya organlarının duyurduğu üzre, çalışmaları tamamlanmış olan ve açılmayı bekleyen bir Türkiye Uzay Ajansı'mız varmış. Bu ajansın, bir an önce haberlere konu olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşmesini ve papaz eriğini imam eriğine çevirme projesinden daha ciddi işlere imza atmasını sabırsızlıkla bekliyoruz. Ülkemizin kaçırdığı trenlere, uzay madenciliğinin de eklenmemesini umut ediyor, Ata'mızın özlü bir sözüne yer vererek bu yazıyı sonlandırıyorum. 

"İstikbal göklerdedir."

Saygılar. 

Monday, January 9, 2017

soluk mavi nokta, mavi bilye ve dünya'nın gülümsediği gün

Şu an Türkiye ile aramda okyanuslar ve kıtalar var. Tamamen farklı bir coğrafyada olmamıza rağmen hafta sonu burada da kar yağdı. Ben de sizler gibi, Cumartesi sabah, muhteşem bir kar manzarasına uyandım. Arkadaşlarımın sosyal medyada paylaştıkları fotoğraflardan yansıyan kar sevincini çok uzaklardan da olsa ben de paylaştım. Bir süreliğine de olsa Dünya küçüldü, sanki hep birlikte kartopu oynuyormuşuz gibi oldu.


Dünya'yı sanki küçücükmüş ve hiç sınırları yokmuş gibi algılamamıza neden olan tek şey sosyal medya değil elbette. Bize, küçük olduğu ve sınırların, ayrımların gerçekte var olmadığı izlenimi veren bir şey daha var: Dünya'dan bir süreliğine uzaklaşmak. Bu da bildiğiniz gibi sadece uzay araçlarıyla mümkün oluyor. Bir uzay aracı vasıtasıyla Dünya'yı belli bir mesafeden gören astronotlar, genellikle benzer söylüyorlar: Koskoca evrende, Dünya'nın ne kadar küçük ve kırılgan olduğunu fark ettiklerini, gezegenin güzelliğini ve onu korumanın gerekliliğini çok daha iyi idrak ettiklerini, uzaydan Dünya'nın bir ve bütün olarak göründüğünü; ülke sınırlarının ve insanların koyduğu diğer ayrımların görünmediğini ve geniş bir açıdan bakıldığında, bu sınırların ne kadar manasız olduğunu anladıklarını belirtiyorlar Dünya'ya döndüklerinde. Birçok astronot, uzaydaki görevi esnasında, Dünya'nın uzaydan göründüğü fotoğraflar çekip sosyal medya hesaplarında paylaşarak bu hislerini ifade ediyorlar. Biz de o fotoğraflara bakarak ne demek istediklerini az da olsa anlayabiliyoruz. Bu fotoğrafların paylaşıldığı, astronotların kişisel hesaplarını yahut Uluslararası Uzay İstasyonu(ISS), ve NASA gibi kurumların hesaplarını, sosyal medya aracılığıyla siz de takip edebilirsiniz.








Uluslararası Uzay İstasyonu'nun 23 Mayıs 2010 tarihinde Uzay Mekiği Atlantis tarafından çekilen bir fotografı.


Şu an Dünya'nın yörüngesinde dönmekte olan Uluslararası Uzay İstasyonu'nda, 2 Kasım 2000 tarihinden beri aralıksız bir şekilde astronot ikameti olduğundan, orada çalışan ve yaşayan astronotlar tarafından pek çok farklı açıdan çekilen Dünya fotoğrafı, uzay ajanslarının arşivlerinde ve sosyal medyada mevcuttur. Ne var ki, Uzay İstasyonu, göreceli olarak Dünya'ya yakın olduğundan, bu fotoğraflar gezegeni bir bütün olarak göstermezler. Dünya'nın kadraja sığmaması, tabii ki, uzaydan çekilen fotoğraflara bakarken Dünya'mızın güzelliğini takdir etmemizin önünde bir engel değil. Ancak, bu yazıda bahsedeceğim, görenleri derinden etkileyen 3 fotoğraf var ki, uçsuz bucaksız evrendeki miniminnacık evimiz olan Dünya'gezegenine bu açılardan bakmak ve üzerine düşünmek, zihinlerimizde bir birlik ve bütünlük algısı ve bir mütevazılık hissi yaratıyor.

NASA astronotu Reid Wiseman tarafından 16 Ağustos 2014 tarihinde Twitter'a yüklenmiş olan fotografta, Türkiye'nin batısı ve Yunanistan görülüyor. 


Her 3 fotoğrafın da birer adı var. Onları, bu isimleriyle araştırabilir ve haklarında ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz. Bu imgelerden sadece biri insan eliyle çekilmiş bir fotograf. Diğer ikisi ise robotik uzay araçları tarafından, insanların henüz gitmeyi başaramadıkları mesafelerden çekilmişler.



Bahsedeceğim fotoğraflardan ilki ve en güncelinin adı: "Dünya'nın Gülümsediği Gün".

Görevi, Saturn ile ilgili ayrıntılı bilgiler elde etmek olan Cassini/Huygens adında minik bir robotik uzay aracı, 15 Ekim 1997 yılında, bir Titan IVB/Centaur roketi ile uzaya fırlatılmıştı. Cassini, Güneş Sistemi'nde yaklaşık 7 yıllık bir yolculuğun ardından, 1 Temmuz 2004'te Saturn'ün yörüngesine girmiş, 25 Aralık 2004 tarihinde, Titan'a iniş yapacak olan Huygens modülü ile ayrılmış ve Satürn'ün yörüngesinde olan yolculuğuna devam etmişti. Bu yıl içinde, Saturn'e çarparak görevine son verecek olan Cassini, Ocak 2017 itibarıyla, hala Saturn'ün yörüngesinde uçuşuna devam etmektedir.


Uzay aracı Cassini Saturn'ün yörüngesinde. (Temsili)



Görevine devam ettiği yıllar boyunca, Saturn'ün yörüngesinden Dünya'ya bir çok veri ve fotoğraf göndermiş olan Cassini uzay aracının çektiği fotoğraflardan biri, dünya çapında bir etkinliğe de konu olmuştu.

2013 yılında, uzay aracı, güneşe göre konumu müsade ettiği için, Saturn'ün, doğal ışıkta bir seri panaromik fotoğrafını çekmekteydi. Bu fotoğraflardan birinde, farkında olmasak da bizler de yer aldık. O an Dünya üzerinde yaşamakta olan, tanıdığınız tanımadığınız herkes, bildiğiniz bilmediğiniz her yer bu fotoğrafın içindeydi. Belki minicik bir noktaydık ama oradaydık. Vardık.

Üzerinde yaşadığımız devasa küreyi (yani tam olarak küre sayılmaz, kutuplardan basık olduğu için ama...) minik, parlak bir ışık olarak görmenin insanı duygulandırdığı bir gerçek, fakat bu fotografı özel yapan bir şey daha var. Cassini projesinde çalışan bilim insanlarından biri olan Carolyn Porco, Cassini'nin, Dünya'yı da kadrajına alan bir fotoğraf çekeceğini medyada duyurmuş ve  tüm Dünya insanlarını, fotoğrafın çekileceği gün ve saatte gökyüzüne bakıp gülümsemeye ve el sallamaya davet etmişti.

Cassini uzay aracının, doğal ışıkta çektiği bir çok imgenin bir araya getirilmesiyle oluşturulan, panoramik Satürn fotoğrafı.
Biz hepimiz, bu fotoğrafın içindeyiz. Hatta bazılarımız gülümsüyor ve el sallıyorlar. 

Bu küresel etkinlik, dikkatleri NASA'nın gezegen keşif görevlerine çekmenin yanı sıra, -üzerinde yaşam olduğunu kesin olarak bildiğimiz tek gezegen olan- Dünya üzerindeki yaşamı kutlama amacı da taşımaktadır. NASA, bu etkinliğe destek için, "Satürn'e El Salla" adında bir kampanya başlatmış; halktan, gökyüzüne el sallarken çekilen fotoğraflarını yollamalarını istemişti. NASA'ya yollanan 1600 el sallayan insan fotoğrafı, panoramik Satürn fotoğrafının üzerine mozaik yapıldı ve NASA'nın "Satürn'ün Yüzleri" adı verdiği bu güzel imge ortaya çıktı.




Gülümsemenin ve el sallamanın manası, bildiğimiz kadarıyla her kültürde aynı. Mutluluk, selamlaşmak&vedalaşmak veya "Hey! Ben buradayım!" demek. Dünya'nın her yerinden bir çok insan, Cassini fotoğrafının çekildiği gün olan 19 Temmuz 2013'te, gülümsedi ve Satürn'e el salladı.


Üzerinde türlü türlü dramaların yanı sıra, yaşamın muhteşem çeşitliliğini ve güzelliğini barındıran Dünya, Satürn'ün halkasının hemen altındaki, parlak, mavi nokta. Buradan göremesek de bazılarımız bu fotoğrafta gülümsüyor ve el sallıyorlar. 

Biz o tarihlerde devlet şiddeti ve insan hakları ihlalleriyle meşgul olduğumuzdan, gülümsemeyi ve el sallamayı unutmuş olabiliriz ama dahil olduğumuz insanlık ailesinin bir kısım üyeleri, Dünya'dan kilometrelerce uzakta olan bir gezegenin yörüngesinde dönmekte olan bir uzay aracının çektiği "aile fotoğrafı" için hep birlikte gülümseyip el sallayarak aslında şu mesajı verdiler:

"Heeey! Biz buradayız! Bu minicik noktanın üzerindeyiz. Oradan küçük görünüyor ama aslında 7 milyardan fazlamızı barındıracak kadar büyük burası. Bak bize! Biz varız! Her birimiz farklı ve biriciğiz! Bir sürü renk ve düşüncedeyiz ama hepimizin bir araya geldiği bir sürü ortak nokta da var: Dünya bizim evimiz, her birimiz içimizde can taşıyoruz ve her birimiz hayatta kalmak istiyoruz. Cheeese!"





Bahsetmek istediğim 3 Dünya fotoğrafından ikincisinin adı Mavi Bilye.

NASA, 1958 yılında, ABD'nin o zamanki başkanı Dwight D Eisenhower'ın ilan ettiği yasa ile kuruluşunun hemen ardından insanlı uzay uçuşları için projelere başlamıştı. Tek kişilik bir uzay kapsülü ile bir insanı uzaya götürüp, Dünya'nın yörüngesinde döndürüp sağ salim Dünya'ya geri getirmeyi hedefleyen Mercury Projesi, ve uzay yürüyüşü, iki ayrı aracın uzayda buluşup kenetlenmesi gibi konulara odaklanan Gemini Projesi, yerini Apollo Projesi kapsamında, astronoları Ay'a taşıyacak ve indirecek olan Apollo görevlerine bırakmıştı.

En bilinen Apollo uçuşları, Ay'a ilk kez ayak basılan Apollo 11, ve Tom Hanks'in başrollerini oynadığı bir filme uyarlanan ve başarıya ulaşmamış bir görev olan Apollo 13'tür.
Fakat bu blog yazısında bu "ünlü" uçuşlardan söz etmeyeceğim. Bu yazının konusu, Apollo görevlerinin son uçuşu, Apollo 17.


1972 tarihli Apollo 17 uçuşunun görev arması.


 ABD'nin Florida eyaletinde bulunan Kennedy Uzay Üssü'nden fırlatılan bir Saturn V roketi ile yola çıkan Apollo uzay aracı, Eugene Cernan, Ronald Evans ve Jack Schmitt adlı 3 astronotu taşımaktaydı.
Roketin kalkışından yaklaşık 5 saat 6 dakika sonra, Dünya'nın en ünlü fotograflarından biri çekildi. Mavi Bilye adı verilen bu fotograf, tüm insanlık tarihinin en çok kopyalanan fotograflarından biri olacaktı.

Dünya'dan yaklaşık 45 000 km  uzaklıktan çekilen Mavi Bilye,  gezegenin tamamını kadraja sığdırabilen ilk fotoğraf olmasa da (daha öncesinde uydular tarafından çekilen Dünya'nın aydınlık yüzü fotoğrafları mevcuttu), bir insan eliyle çekilmiş en güzel Dünya fotoğraflarından biri olduğunda, bunca yıldır insanlar alemi olarak olarak mutabık kaldık. Bu fotoğrafı bu kadar özel yapan şeylerin başında, bir robot değil, bir insan tarafından çekilmiş ilk ve tek "tüm Dünya" fotoğrafı olması geliyor. Bir diğer özelliği ise çekildiği sırada, Dünya'nın kameraya bakan yüzünün tamamen ışıkta olması. Fotoğrafı bugüne kadar eşsiz yapan bir başka şey ise, fotoğrafın çekildiği yıl olan 1972'den bugüne kadar hiçbir insanın Dünya'dan o kadar uzaklaşamamış olması. NASA, Apollo 17 uçuşunun ardından yapılması planlanan Apollo 18-19 ve 20 uçuşlarını iptal ederek Ay görevlerini sonlandırdı ve günümüze kadar olan tüm görevleri Dünya'nın yakın yörüngesi ile sınırlı tuttu. Böylece Cernan, Evans ve Schmitt, Ay'a giden son astronotlar oldular.


Apollo 17 mürettebatından Eugene Cernan, Mavi Bilye adlı fotoğraftan, "Ay'ı keşfetmen için yola çıkmıştık ama aslında, Dünya'yı keşfettik." şeklinde bahsetmiştir.

Antartktika, Madagaskar, Afrika Kıtası, Arap Yarımadası Asya Kıtası'nın bir bölümü ve Akdeniz'in görülebildiği Mavi Bilye fotoğrafını, Apollo 17'nin 3 astronotunun arasından Jack Schmitt'in çekmiş olduğu tahmin ediliyor.  


Mavi Bilye fotoğrafı, aynı zamanda, 1970'li yıllarda oldukça gündemde olan Çevrecilik Hareketi'nin sembollerinden biri olmuştur. Karanlık, simsiyah uzayın içinde, parlak, mavi-yeşil ve beyaz bir ışık gibi görünen gezegenimizin ne kadar eşsiz, ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatır bize. Onu hoyratça kullanıyor olsak da bize ev olmayı sürdüren bu mucizevi dev bilyenin aynı zamanda zarif ve kırılgan olduğunu fark ederiz bu fotoğrafa bakarken; gezegenimize karşı şefkat duyarız ve içimizde onu koruma içgüdüsü uyanır.

Küresel ısınma, iklim değişikliği, ormanların yok edilmesi ve bazı canlı türlerinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalması gibi konuların insanlığın ana gündeminde olması gereken bir dönemde biz Dünya halkları, despot politikacıların insan hakları ihlalleri, yolsuzlukları, kabalıkları, yol açtıkları savaşlar ve yıkımlarla, ve terör örgütlerinin yarattığı korku ve çaresizlik hissi ile uğraşmaktan, çevre konuları ile ilgili etkili önlemlerin alınması için harekete geçme iradesine ulaşamadık henüz.
Mavi Bilye'ye bakınca, bir durup düşünmek gerekiyor önceliklerimizi ve bizi hayatta tutan bu gezegene, bu ekosisteme karşı görevlerimizi.



Bu yazıda bahsedeceğim 3. fotoğrafın adı Soluk Mavi Nokta


Geçtiğimiz blog yazısında, gelmiş geçmiş en önemli uzay araçlarından ikisi olan Voyager'lardan ve Altın Plak söz etmiştim. Voyager 1'in, bugüne kadar Dünya'dan en uzağa giden uzay aracı olduğunu, yaklaşık 40 yıldır Dünya'dan komut alıp Dünya'ya veri yollamaya devam ettiğini anlatmıştım. NASA'da çalışan Türk bilim insanı Umut Yıldız, Voyager'dan "Dünya'nın en eski ve hala çalışan devlet malı bilgisayarı" olarak bahsediyor.




İnsanlık belki Dünya dışı yaşam ile asla karşılaşmayacak. Bu yine de kainata, bizden bir iz bırakma arzumuza engel değil. Eğer evrenin bir köşesinde zeki bir uygarlık varsa veya oluşmaya başlamışsa, belki bir gün onlara ulaşır umuduyla yapılan Altın Plak, içinde yer alan bilgilerle, fotoğraflarla, ses kayıtlarıyla ve Dünya müziğiyle bizim kainata bıraktığımız, varlığımıza dair küçük bir özet. Bu konuyu derinlemesine işlediğim yazının linki aşağıda:
http://ozlemsencanblog.blogspot.ca/2017/01/voyager-altn-plak-carl-sagan-ve.html





Voyager, uzayda yolculuk yaptığı 40 yıllık macerası esnasında birçok keşifte de bulundu. Jupiter'in uydularından Io'daki aktif yanardağlar, Europa'daki yüzeyaltı okyanusları, Satürn'ün uydularından Titan'ın metan yağmurları, Satürn'ün kuzey kutbunda bulunan altıgen şeklindeki atmosferik yapı gibi Güneş Sistemi'nin dış gezegenleri ve uyduları hakkında ayrıntılı bilgi edinmemize neden olan keşiflerinin yanı sıra, maharetleri ve özellikleri saymakla bitmeyecek Voyager 1 uzay aracından, bu yazıda ise Soluk Mavi Nokta fotoğrafı vesilesi ile bahsedeceğim.

1980 yılında, Voyager uzay aracı Satürn gezegenini geçmiş, Güneş Sistemi'nin sınırlarına doğru yolculuğuna devam ederken, Voyager projesine büyük katkılar sağlamış olan ünlü Gökbilimci, Carl Sagan, aracın yönünün değiştirilip Dünya'nın son bir fotoğrafının çekilmesini teklif eder. Bu teklifi, Dünya'nın Güneş'e yakınlığı dolayısıyla, uzay aracının kamerasının Güneş ışınlarından zarar görebileceği gerekçesiyle reddedilir. Carl Sagan bu fotoğrafın bilimsel değerinin pek az olacağını, fakat onun, evrendeki yerimize dair bize bir görü sunduğu için anlamlı bir fotoğraf olacağını düşünmüştür. Bu görüşünde ısrarcı olmuş olmalı ki, Sagan bu teklifi sunduktan yaklaşık 10 yıl sonra, o zamanki NASA yöneticisinin de araya girmesiyle, fotoğrafın çekilmesine onay verilir.



Fotoğrafın çekilmesini mümkün kılan komut dizisinde, yazının, "Dünya'nın Gülümsediği Gün" bölümünde de adı geçen Carolyn Porco'nun da parmağı var. Voyager ve Cassini'nin yanı sıra, görevi Pluton'u keşfetmek olan New Horizons uzay aracının da görsel verilerle ilgilenen ekibinde çalışan Porco, Voyager uzay aracının Soluk Mavi Nokta fotoğrafını çekmesine de yardımcı olmuştur. ( https://en.wikipedia.org/wiki/Carolyn_Porco )
14 Şubat 1990 tarihinde çekilmiş olan fotoğrafı, Voyager uzay aracı, görev önceliklerinden dolayı, ancak bundan bir iki ay sonra Dünya'ya iletebilmiştir.


Soluk Mavi Nokta adlı fotoğraf, Dünya'nın, şimdiye kadar en uzaktan çekilmiş olan fotoğrafıdır. Fotoğrafta Dünya, karanlık uzay boşluğunda, zorlukla fark edilen bir nokta olarak görülmektedir.



İnsanın zihin sınırlarını zorlayan bu fotoğraf üzerine Carl Sagan, 1960'ların sonundan, öldüğü yıl olan 1996'ya dek çalıştığı Cornell Üniversitesi'nde, sosyal medyada da çokça paylaşılan bir konuşma yapmıştır. Konuşmanın metni şöyle:

Şu noktaya tekrar bakın. Orası evimiz. O biziz. Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her "yüce önder", her aziz ve günahkâr onun üzerinde - bir günışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde.
Evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne. Bütün o generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün, kazandıkları zaferle bir toz tanesinin bir anlık efendisi oldular. O zerrenin bir köşesinde oturanların başka bir köşesinden gelen ve kendilerine benzeyen başkaları tarafından uğradığı bitmez tükenmez eziyetleri düşünün, ne çok yanılgıya düştüler, birbirlerini öldürmek için ne kadar hevesliydiler, birbirlerinden ne kadar çok nefret ediyorlardı.
Böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız, hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. Gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi. Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok.
Dünya, üzerinde hayat barındırdığını bildiğimiz tek gezegen. En azından yakın gelecekte, gidebileceğimiz başka yer yok. Ziyaret edebiliriz, ama henüz yerleşemeyiz. Beğenin veya beğenmeyin, şu anda Dünya sığınabileceğimiz tek yer.
Gökbilimin mütevazılaştırıcı ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. Belki de insanın kibrinin ne kadar aptalca olduğunu bundan daha iyi gösteren bir fotoğraf yoktur. Bence, birbirimize daha iyi davranma sorumluluğumuzu vurguluyor, ve bu mavi noktaya, biricik yuvamıza.

Bu konuşmanın, Açık Bilim adlı internet sitesinde yer alan videosunu da aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:


Bu blog yazısında, bizi, Dünya'ya farklı açılandan bakmaya sevk eden 3 fotoğraftan bahsettim. Galaktik mahallemizdeki adresimizi, gerçek evimizin neresi olduğunu, kapladığımız alanın kainattaki önemsizliğini ama o önemsiz alanın nasıl bir çeşitlilik,  ne kadar büyük mucizeler ve güzellikler barındırdığını anlatmaya çalıştım.
Son tahlilde, hayatta kalmamıza izin vermeyecek, ucunu bucağını bilmediğimiz uzay boşluğunda, uzay araçlarının ve astronot kıyafetlerinin desteğine ihtiyaç duymadan hayatta kalabildiğimiz tek yer Dünya. Tüm o devasa büyüklüklerin içinde fark edilmeyecek kadar küçük bir noktacık olan bu gezegenden çıktığımız anda çok ciddi bir teknolojik destek ile sadece bir süre yaşamayı başarabiliyoruz. Carl Sagan'ın da dediği gibi, yakın gelecekte bu gezegenden gitme ihtimalimiz yok. Bu gezegeni biricik yapan yaşamı koruyabilmek ve insan türünün gelecekte de var olabilmesine yardımcı olabilmek için güç hırsıyla yakıp yıkan, doğayı tahrip eden, diğer insanlara eziyet eden kişiler yerine, Dünya'ya ve diğer insan kardeşlerine iyi davranma sorumluluğunu almış kişilerin bizi yönetmesine izin vermeliyiz. 

Sosyal statü, mal mülk ve mevki edinme hırsını değil, çevre sorunlarını ve insan haklarını öncelik haline getirdiğimiz bir Dünya'nın hayaliyle...
Saygılar.
Özlem Şencan

Friday, January 6, 2017

voyager, altın plak, carl sagan ve insanlığın iyi şeyler yapmaya kadir olduğuna dair umutlarımız

20 Ağustos 1977'de Voyager 2, 5 Eylül 1977'de Voyager 1 adlı ikiz uzay araçları, ABD'nin Florida eyaletindeki Cape Canaveral Uzay Üssü'nden, birer Titan IIIE roketi vasıtasıyla uzaya gönderildiler.

Bu uzay araçların  bundan yaklaşık 40 yıl önce başlayan görevi, hala devam etmekte. Bu görev, Güneş Sistemi'ni, gezegenlerin ötesini ve nihayet yıldızlararası uzayı keşfetmek idi. Geçtiğimiz yıllarda yıldızlararası uzaya girdikleri varsayılan araçlar, hala Dünya'dan komut alıp bilgi yollayabiliyor.  Voyager 1 uzay aracı, şimdiye kadar Dünya'dan en uzağa gitmiş insan yapısı cihaz olarak adlandırılıyor.



Voyager 1 ve 2'yi, çooook uzaklara gitmeyi başarmış olmaları ve insanlığın, gezegenler ötesindeki gözü kulağı olmuş olmaları haricinde özel yapan bir nokta daha var. Bir Carl Sagan dokunuşu. Altın Plak.



Altın Plak, içinde galaksideki adresimiz, Dünya'daki yaşam biçimimiz ve yaptığımız işlerin bir özeti bulunan, bir tür zaman kapsülüdür. İnsan medeniyetinin en uzun dönemli projesidir. Bu plak, bundan belki milyonlarca yıl sonra, dünya dışı zeki bir uygarlık tarafından bulunma ihtimali ile, şayet bu gerçekleşirse, onlara "Biz buradaydık" mesajı verme amacıyla yapılmıştır.



Öncelikle Carl Sagan'ı biraz daha yakından tanıyalım. Voyager projelerini, onun aracılığıyla daha özel hale getiren nedir, ona bakalım. 

Carl Sagan, zamanın Rus İmparatorluğu'ndan, şimdinin Ukrayna'sından ABD'ye göçen tekstil işçisi bir baba ve New York'lu ev hanımı bir annenin çocuğu olarak 1934 yılında, New York'ta dünyaya geldi. Okul yıllarını, doğaya ve bilime meraklı, çok okuyan ve araştıran, derslerinde çok başarılı bir çocuk olarak geçirdi. Bu başarısını üniversite döneminde de sürdüren Sagan, akademik kariyerini Berkeley ve Harvard üniversitelerinde, Smithsonian Astrofizik Gözlemevi'nde ve son olarak Cornell Üniversitesi'nde çalışarak sürdürdü. 
Biz Carl Sagan'ı, bilim sevgisinin ve bilimsel düşüncenin yaygınlaşması için yaptığı çalışmalar aracılığıyla tanıyor ve seviyoruz. Bu çalışmaların başında, 80'li yıllarda TRT'de de yayınlanan Kozmos belgeseli geliyor. 

Çocukluğu 80'li yıllarda geçenler, uzay konularıyla çokça haşır neşir olmuşlardır. O dönemin çocukları, gerek Yıldız Savaşları, Uzay Yolu, Ziyaretçiler gibi bilim-kurgu dizileri, gerekse ABD ve Sovyetler Birliği arasında devam etmekte olan "Uzay Yarışı" dolayısıyla ABD'nin uzay teknolojisinin bir propaganda aracı olarak sürekli teşhir edilmesinden dolayı, çokça uzay dopingi almışlardır. Biz 80'lerin başında minik veletlerken, İnsanoğlu'nun (Ne yazık ki Ay'a giden astronotlar arasında hiç kadın astronot yoktu) Ay'a ayak basmasının üzerinden henüz 20 yıl bile geçmemişti. Hala Ay'a gidişin gururunu yaşıyor ve Soğuk Savaş'ın nükleer çatışma tehtidlerine rağmen geleceğe umutla bakıyordu insanlık. Şu an bulunduğumuz 2010'lu yılları hayal ettiğimizde, gözlerimizin önüne uçan arabalar, yıldızlarası yolculuk yapabilen dev uzay şehirleri ve farklı gezegenlerde, parkta gezintiye çıkmış gibi dolaşan insanlar geliyordu. Zaten uzaya meraklı olan bir kuşak olarak bizim, Carl Sagan'ın yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlendiği Kozmos'u ekrana yapışarak izlemememiz için hiçbir neden yoktu. 

Carl Sagan - Kozmos (1980)


Carl Sagan, Kozmos'ta bizlere, gerçek hayatın bilim-kurgudan çok daha ilginç olabileceğini ima ediyordu. İnsanlık olarak, koskoca bir okyanusun kıyısında durmuş ve henüz sadece ayak başparmağımızı suya sokabilmiş durumda olduğumuzu,  ama zamanla bu okyanusu kat edecek araçlar yapıp keşiflere çıkabileceğimizi anlatıyordu bize. 
Bu çeşit bir umut, bazılarımızın bilinçaltında öyle bir yer etti ki, en karanlık zamanlarda bile, insanın iyi ve güzel şeyler yapabilme kapasitesinin, kendini aşma ve geliştirme hevesinin yaşamı koruyacağına ve başka yaşamlara da uzanacağına dair bir inanç geliştirdik. 

Kozmos belgeselinin yanı sıra, Carl Sagan bir çok popüler bilim kitabı da yazdı. Bu kitapların en güzel yanı, bilim ile alakası olmayan, benim gibi yabancı dil bölümü okumuş ve en son 9. sınıfta matematik dersi görmüş insanların dahi kolayca anlayabileceği, merakını giderebileceği ve hayranlık duyabileceği bir dil ile yazılmış olmaları. 
Eski öğrencilerimden şu an lise veya üniversite çağında olanlara, gerek bilimsel düşüncenin ne olduğunu, bilimin nasıl çalıştığını anlayabilmeleri için, gerekse bilim ve sahte bilimi ayırt edebilmeleri ve hayatlarında safsatalara prim vermemeleri için Carl Sagan'ın "Karanlık bir Dünyada Bilimin Mum Işığı" kitabını okumalarını tavsiye ediyorum. 



Carl Sagan, tüm bu akademik ve popüler bilim çalışmaları devam ederken, NASA'da, bir çok proje için danışmanlık hizmeti de verdi. Güneş Sistemi'ni keşfetmekte kullanılan robotik uzay aracı misyonlarına büyük katkılarda bulundu. Bu katkıların en önemlilerinden biri de Altın Plak'tır. 

Altın Plak, derin uzayı keşfetmek için, yüzbinlerce, belki milyonlarca yıl boyunca, Dünya'dan binlerce ışık yılı uzağa yolculuk yapması planlanan Voyager 1 ve 2 uzay araçlarına yerleştirilmiş, Dünya'ya dair bilgilerin, fotografların ve ses kayıtlarının bulunduğu, milyonlarca yıl dayanabilecek bir malzemeden yapılmış bir plaktır. İçinde, Türkçe'nin de dahil olduğu eski veya güncel bir çok Dünya dilinde selam mesajı veren ses kayıtları vardır. Türkçe'deki mesajda şu cümle seslendirilmektedir:

"Sayın Türkçe bilen arkadaşlarımız, sabah şerifleriniz hayrolsun." 

Altın Plak'ın içinde yer alan görsel materyaller ise, matematiğin tüm evrende anlaşılabilen bir dil olduğu varsayılarak oluşturulan bir takım matematiksel ifadeler, gezegenlerin fotografları, Dünya'nın uzaydan görüntüsünün fotografı, insan bedenine dair anatomik bilgiler, üremeye dair bilgiler, yaşama biçimimizi anlatan görseller, farklı canlı türlerini ve mevsim döngüsünü anlatan resimler, mimari, sanat ve müzik ile ilgili fotograflardır. 

Altın Plak'ın içinde bulunan ve dünya dışı bir uygarlık tarafından kolayca deşifre edilebilecek, basit, matematiksel bir dil oluşturan bu fotograf NASA çalışanı, Frank Drake'e aittir. 


Altın Plak'ın kalplerimize dokunan tarafı ise, içinde Dünya müziklerini de barındırmasıdır. Popüler bilim çalışmalarında sıkça bilimin milletlerüstü, sınırlarötesi doğasına vurgu yapan Sagan, Altın Plak'ın gerek görselleri, gerek işitsel materyallerini çok uluslu ve çok dilli bir şekilde tasarlanmasına önayak olmuştur. Klasik müzik ve popüler müziğin yanı sıra, Plak'ın müzik listesinde aralarında Azerbaycan, Peru, Senegal, Gürcistan'ın da bulunduğu pek çok farklı ülkeden şarkılar da yer almaktadır. Altın Plak'ın müzik listesine aşağıdaki linkten göz atabilirsiniz:

Plak'ın, biz müzikseverleri duygulandıran bir diğer yönü de üzerine kazınan el yapımı mesajdır: 
"tüm dünyalarda ve tüm zamanlarda müzik yapanlara..." 
"to the makers of music - all worlds, all times" 


Şimdi hayal edin. Bunu hayal etmek  umutsuzluğa ve çaresizliğe çok iyi geliyor. Bizden ve şu anda içinde bulunduğumuz hayattan çok daha büyük ve önemli bir şeyin parçası olduğumuza dair bir içgörü sağlıyor. Belki  Altın Plak, Dünya'dan yola çıktığında, galaksinin uzak bir köşesinde, bilinç sahibi, zeki varlıklar, daha yeni yeni kendilerini keşfetmeye başlamışlardı ve ilkel bir uygarlık kurma çabasındaydılar. Belki o sıralarda yeni filizlenen bu uygarlık, Voyager uzay aracının yapacağı milyonlarca yıllık yolculuk esnasında, bu uzay aracını tespit edecek, kendi dünyalarına getirecek, onun taşıdığı mesajı inceleyip deşifre edecek ve insan uygarlığının akıbetine dair iz sürecek teknolojiye sahip olacak.

Henüz varlığından bile haberdar olmadığımız, belki henüz var bile olmayan ama olacak olan bir canlı türüne müzik yollayan bir uygarlığız biz. 

Şimdi lütfen insanlığa ve yaşama dair tüm öfkelerinizi, kalp kırıklıklarınızı, umutsuzluklarınızı ve çaresiz hissetmelerinizi yeniden gözden geçirin. 

Saygılar.








Wednesday, January 4, 2017

Ozlem Sencan Blog'da Ocak Ayının Teması UZAY!!!

Beni yakından tanıyanlar, astronomiye, astrofiziğe, uzay araçlarına ve robotik cihazlara olan merakımı bilirler. Benzer ilgi alanlarına sahip insanlarla pek sık karşılaşmadığımdan, bu güne kadar bu konularda sadece Emre ile ve kafa ütülediğimi düşünmeyecek kadar yakın arkadaşlarımla paylaştım bu heveslerimi.




Diğer yandan, öğretmenlik yaparken, derslerine girdiğim 7. sınıfların kafasını astronomiyle ilgili epey şişirmişliğim vardır ama bunun için kimseden özür dileyecek değilim. Çok da iyi yapmışım. Öğrenciye müstahak böyle şeyler. Yine olsa yine yaparım. :)





Şimdi düşünüyorum, madem bir blogum var, madem kendi deneyimimi paylaşmak niyetiyle yola çıktım, o halde tüm hayatım boyunca ilgimi en çok çekmiş konu olan uzaydan ve uzay araçlarından da bolca bahsedeceğim pek tabii ki. 

81 doğumluyum. Çocukluğum 80'li yıllarda geçti. Ben daha küçücük bir çocukken, TRT,  Amerikalı gökbilimci Carl Sagan'ın yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlendiği Kozmos adlı belgesel diziyi yayınlamaya başlamıştı. Aynı dönemlerde uzay mekikleri, altın çağını yaşıyordu. Her mekik uçuşu ve inişi ana haber bültenine konu olurdu. O zamanlar haberler ajitasyon ve manipülasyon yapmak için değil, bilgi vermek için sunulurdu. Ben bir yandan bu uzay mekiklerinin taaa uzaya fırlatılıp, orada bir sürü bir süre kalıp, sonra sanki uzaydan atmosfere çılgın bir göktaşı misali alevler içinde girmemiş de İzmir-İstanbul uçuşundan dönüyormuş gibi, hala pamuk misali bembeyaz bir şekilde, süzülerek piste inişine her seferinde "Bu nasıl oluyo böyle yaa" diye şaşırıp kalarak, diğer yandan Carl Sagan'ın hipnotize eden sesi ve anlatımıyla bir başyapıt olan Kozmos'u izleyerek büyüdüm. 

Zaman içinde daha dünyevi başka konulara merak duydum, onları araştırıp öğrendim, bir sürü ilgi alanım oldu. Zaman içinde, gitar çalıp şarkı söylemekten dövüş sporlarına kadar bir sürü şeyle ilgilendim. Hepsi de hayatımı renklendirdiler, zihnimi canlı tuttular, beni ben yaptılar. 




Uzay konularını takip etmeyi bıraktığım noktada Mir Uzay İstasyonu vardı. O zamanlar, uzayda olanları canlı olarak evlerimize getirecek teknolojiye sahip değildik. İnternet bile hemen hemen yeni bir şeydi. Hala telefon kullanılarak, o eski "çıtong çıtong" sesi ile bağlanılıyordu. Günde bir iki saatten fazla girilmiyordu, çok yazıyordu çünkü. Mir Uzay İstasyonu ise bizim için, haberlerde bir takım uçan adamların kameraya el salladığı bir uzay aracı idi. Zaten o dönem özel televizyonların getirdiği bayağılık ile birlikte uzay konusundaki gelişmeler de, haberlerde daha az yer bulur olmuştu. 80'li yılların Yıldız Savaşları'yla, Uzay Yolu'yla, Kozmos'la, Uzay Mekikleriyle büyüyen, astronot olmayı hayal eden çocukları olan bizler, artık beyinleri Reha Muhtar'a, Saadettin Teksoy'a bırakmıştık; uzaya gitmeyi hayal etmek yerine boş zamanlarımızda ruh çağırmaca oynayıp, geldiği var sayılan ruha "Eyyy ruh söyle bana, Lale de bana aşık mııığğ?" gibi sorular sormaya başlamıştık. 

Ne var ki ben bir yerde, yeniden yakaladım o çocukluğumdaki "Ben büyüyünce astronot olucaaam" kafasını. 

Şimdi bu konuları yeniden yakaladığım yerde ise, Mir'in yerini Uluslararası Uzay İstasyonu almış, internet uzayda dahi kullanılmaya başlanmış, astronotlar twitter ve instagram'dan canlı olarak fotograf yükleyip, sosyal medya üzerinden, senden benden gelen soruları yanıtlamak için zaman ayırıyorlar, bilim artık, ansiklopedi sayfalarını ve ana haber bültenlerini aradan çıkartarak  bizimle direkt irtibata geçmeye başlamıştı.


Özlem Şencan (@ozlemsencanblog) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()







Ayrıca astronotlar artık, beyaz yorgan gibi kıyafetleriyle Ay'ın üzerinde atlayıp zıplayan adamlar olmaktan çıkmış, ulaşılabilir, soru sorulabilir, uzaydan sizi yanıtlayabilen, size bire bir bilgi veren bilim insanları haline gelmişlerdi. 



Şimdiye kadar yazdıklarımdan nasıl bir delirme yaşamış olduğumu görebiliyor musunuz sayın okurlar?


Yeterince delirdiysek, o halde,  Ozlem Sencan Blog'da Ocak ayının temasını Uzay olarak belirlemememiz için hiçbir neden yok.

Uzay ile ilgili ilgi çeken gerçekleri, sizi şaşırtan olayları veya kişisel anılarınızı anlatmak için bloguma konuk yazar olabilirsiniz.
Konuk yazar olmak isterseniz lütfen benimle ozlemsencans@gmail.com adresinden bağlantıya geçin.

Sevgiler, saygılar.


Monday, January 2, 2017

Facebook ile ilgili açıklama



Eğer beni Facebook arkadaş listenizde göremiyosanız bu sizi arkadaş listemden çıkardığım için değil, bir süre önce Facebook profilimi kapattığım içindir.

Profilim kapalı ama "messenger"ı hala açık tutabiliyorum. Ben de şaşırdım öyle bir özellik olmasına; varmış. Beni hala sohbet listenizde görebilir ve bana oradan ulaşabilirsiniz.

Ayrıca Ozlem Sencan Blog'un Facebook sayfasını da admin olarak Emre'ye devrettim. Sayfa açık ve kullanımda. Eğer takip etmiyorsanız lütfen takibe alın. Blog yazılarımın linklerine oradan ulaşabilir, yeni bir yazı yayınladığım zaman oradan haber alabilirsiniz.

Sevgiler, saygılar.



Blog Archive

Powered by Blogger.