Thursday, February 9, 2017

İki Kitap Okudum ve Bütün Hayatım Değişti

Ben Amerikan Kültürü ve Edebiyatı mezunuyum.

Kültür ve edebiyatın nasıl iç içe geçtiğini, nasıl birbirini ürettiğini bilen biri olarak, Kanada'ya taşındıktan hemen sonra, etrafımda olup bitenleri daha iyi anlamlandırabilmek için birazcık Kanada Edebiyatı okuma ihtiyacı hissettim. Taşınma telaşı, ev işleri, çocuğun uyum sağlaması ve kültür şokundan kafamı azcık kaldırıp kendime okuyacak bir alan ve zaman yaratabildiğim vakit, Kanada Edebiyatı'na neresinden giriş yapayım diye oturup araştırdım.

Margaret Atwood.
(Fotoğrafın yayınlandığı haberin linki http://www.cbc.ca/books/2014/09/new-margaret-atwood-story-to-be-published-in-2114.html )


Karşıma en sık çıkan isim Margaret Atwood oldu. Bu ada, bizim bölümden -tam hatırlamıyorum herhangi bir eserini okumuş muyduk yoksa sadece adı mı geçmişti veya onu bir antolojide mi görmüştüm- ve  görümcemin kütüphanesinden aşinaydım. Bu aşinalık, merakımı uyandırdı. Atwood'un bibliyografisini tararken, "The Handmaid's Tale"in en çok övgü alan kitaplarından biri olduğunu gördüm. Bu kitabın, "Damızlık Kızın Öyküsü" adıyla Türkçe'ye de çevrilmiş olduğu bilgisini de vereyim ama ben bu yazıda, kitabın Türkçe değil, İngilizce adını kullanacağım.


The Handmaid's Tale'i geçtiğimiz eylül/ekim sıralarında edinip okumaya başladım. Açıkça söyleyeyim, hikayenin beni bu kadar saracağını düşünmemiştim. Bilmeyenler için kısaca anlatayım:

------spoiler-----

ABD'de yaşanan terör olaylarının ertesinde rejim değişikliği olur. Yönetimi aşırı dindar, askeri bir grup ele geçirir. Anayasa ile birlikte bireysel özgürlükler de askıya alınır. Kadınların mal varlıklarına el konur, çalışma izinleri kaldırılır ve her türlü özgürlükleri, aileleri, çocukları ve hatta isimleri bile ellerinden alınır. Kadınların sadece üreme ve ev işleri için kullanıldıkları bir tür kölelik sistemi ortaya çıkar.  ABD ortadan kalkar. Ortaya çıkan bu yeni diktatörlüğün adı Gilead Cumhuriyeti olur.

------spoiler------

Kitapta geçen hikayenin anlatıcısı, rejim tarafından Offred olarak adlandırılan bir kadındır. Offred hem ABD'de özgür bir kadınkenki yaşamını, hem de bu baskı rejiminin içindeki yaşamını bilinç akışı şeklinde anlatır. Biz okuyucular da Offred'in aktardığı deneyimlerin içinde, tıpkı bir tarihçi gibi iz sürerek, olayların nasıl bu raddeye geldiğinin çıkarımını yaparız.

Kitabın 1985 yılındaki ilk baskısının kapağı.


The Handmaid's Tale'i, bir bilim-kurgu romanı olduğunu düşünerek elime almıştım. Oysa ki Wikipedia'nın verdiği bilgiye göre, romanın yazarı Margaret Atwood ısrarla kitabın bir bilim-kurgu romanı olmadığını söylüyordu. Atwood'a göre bilim-kurgu, gerçekleşmesi henüz mümkün olmayan, belki gelecekte olabilecek şeyleri anlatan bir türdü. Oysa ki insanlığın, her an The Handmaid's Tale romanında anlatılan distopyayı yaratabilecek potansiyeli ve gücü vardı.

https://en.wikipedia.org/wiki/The_Handmaid's_Tale#Classification_as_science_fiction_or_speculative_fiction

Romanı okurken en çok hissettiğim duygu şu oldu: Romanda anlatılanlar o kadar muhtemel görünüyordu ki, bu durum beni dehşete düşürüyordu. Yani "Haydi canım sen de, hiç öyle bir şey olabilir mi!" hissiyatıyla okumam gereken düpedüz kurgu bir romanı sanki yarın gece böyle bir olayla karşı karşıya kalabilirmişiz gibi sinir stresle okuyordum.

O zaman bu sinir stresi, yeni bir ülkeye ve yeni bir yaşama adapte olmaya çalışmanın yaratmış olabileceği geçici bir bunalıma bağlamıştım. Okuma deneyimimin bu kadar travmatik olmasının kitap ile değil, kendi kişisel durumlarım ile ilgili olduğunu düşünmüştüm. Yanıldığımı şimdi anlıyorum.

Kitabı okuduğum dönem Türkiye'de, bu kitapta anlatılan hikayenin birinci etabı hal-i hazırda yaşanmıştı. Bir dizi terör olayı olmuş, bir darbe girişiminin ardından kişisel özgürlüklerin bir kısmı askıya alınmış, OHAL bahanesiyle darbe ile ilgisi olan olmayan tüm muhalif kişiler çalıştıkları kurumlardan ihraç edilmeye başlanmış ve rejim değişikliği dayatılmıştı. Geride bıraktığım ülkemde, bir distopya öyküsü kurmak için gereken her türlü öğe mevcuttu. "Bu hayatta olmaz!" dediğimiz o kadar çok şey arka arkaya ve o kadar kısa bir sürede olmuştu ki, The Handmaid's Tale'in anlattığı hikaye, o kadar da olasılıksız gelmiyordu. Okurken yaşadığım dehşet çok gerçekti.
Bu dönem ile ilgili hislerimi yayınlandıktan sonra "viral" hale gelen şu blog yazımda da anlatmıştım
http://ozlemsencanblog.blogspot.ca/2016/11/gittik-kurtulduk-olmuyormus-oyle.html?spref=tw


Türkiye'de olup bitenler bir yana, yeni taşındığım ülkenin kapı komşusu ve en yakın dostu olan ABD de gittikçe Başkanlık seçimlerine yaklaşıyordu ve tüm anketlerin gözünden kaçan bir şey oluyordu. Anketler Hillary Clinton'ı işaret ededursun, o kurt trilyonerler, o muhafazakar çokuluslu şirket sahipleri Başkanlık makamını, bir kadına "yedirtmemek" üzere planlarını uygulamaya koyulmuşlardı. Nitekim, Rus istihbaratının ve pek muhalif sandığımız Wikileaks'in dahi karıştığı bir acayip dolaplar döndü, halkın bilinçaltındaki kadın düşmanlığına oynandı. Bir yandan -ismi lazım değil- her türlü uygunsuz şeyi yaparken, Hillary Clinton'ın, seçim kampanyası sırasında kişisel bir e-mail adresi kullanması kadar saçma sapan bir şey, seçim sürecini -ismi lazım değil-in lehine değiştirdi.
Gidişat bu yöndeyken, The Handmaid's Tale'i okuyor olmak ve olabilecekleri tahayyül etmeye çalışmak da pek iç açıcı bir deneyim değildi.

Özgürlük Abidesi, New York, ABD


Sonuç olarak -ismi lazım değil- Başkanlık seçimini kazandı ve göreve başlamasının birinci haftasında, The Handmaid's Tale romanı, ABD halkı için de bilim-kurgu olmaktan çıkıp, muhtemel bir yakın gelecek senaryosu haline geldi. İnsanlar "Özgürlükler Ülkesi" diye adlandırılan bir yerde dahi kişisel özgürlüklerin bir gün içerisinde nasıl yitirildiğini deneyimlediler. Özgürlüklerin yitirilmesinin o kadar da "Oryantal" bir tema olmadığı, Batı'nın en "özgürlük dağıtan" ülkesinde dahi yaşanabileceği ortaya çıktı.

Kitabın pek çok yerinde okurken kapıldığım dehşetin yanında, "Bunu nasıl da öngörmüş!" diyerek Margaret Atwood'a daha da derin bir hayranlık duyduğumu hatırlıyorum.

Şu an gelinen noktada, Margaret Atwood'un 1985 yılında yazdığı The Handmaid's Tale romanı, yeniden en çok satanlar listesine girdi. Kuşkusuz, The Handmaid's Tale'in Hulu adlı TV platformu tarafından diziye uyarlanmasının da kitabın satışlarının yükselmesinde payı vardır, ancak en çok satanlar listesine girmesinin ve sosyal medyada üzerine bu kadar konuşulmasının asıl nedeninin ABD halkının şu an yaşamakta oldukları deneyimin bu kitap ile olan ilişkisi olduğunu söylemek daha doğru olur. 
Az sonra paylaşacağım "Twitter" zincirinde yer alan twitleri sırasıyla okursanız, -ismi lazım değil-'in Başkanlık koltuğuna oturmasının ardından kitabı yeniden okuyan insanların "korku", "dehşet" gibi kelimeler kullandıklarını göreceksiniz. Ben de bunu gördükten sonra, kitabı birkaç ay önce okurken yaşadığım o istenmedik duygunun kişisel deneyimimle pek ilgisi olmadığına, otokrasi ile karşı karşıya kalan her bireyin, kitaptaki gibi bir senaryonun olasılık dahilinde olduğunun farkına varması nedeniyle korku ve dehşet hissedeceğine kanaat getirdim. 





Ne var ki, bu kitabı okumuş olmak beni dehşete düşürmenin yanı sıra, bana çok güzel hediyeler de bahşetti. Bunlardan ilki, sevmediğim bir mesleği yapmak, çoluk çocuk büyütmek falan derken yitirdiğim okuma zevkini bana yeniden kazandırması oldu. Kitabın bir diğer hediyesi ise, şu anda 34. yazısını okumakta olduğunuz bu blogu başlatıp devam ettirebilmek için beni motive etmesiydi. The Handmaid's Tale'i okumayı henüz bitirmemişken, okuyup yazmanın ne kadar keyifli uğraşlar olduğunu hatırlamanın verdiği coşkuyla başladım bu girişime. Bu blog, beni yavaş ama emin adımlarla profesyonel yazarlığa doğru götüren bir yola dönüştü. Blogumun içeriği gitgide zenginleşiyor ve okur kitlesi genişliyor. Yazılarım iznim dahilinde paylaşılıyor veya başka internet sitelerinde yayınlanıyorlar. The Handmaid's Tale'i okumamış olsaydım belki hiçbir zaman bu çeşit bir deneyimin içine girme cesaretini kendimde bulamayacaktım. İyi ki okumuşum.

...

Margaret Atwood maceram bununla da bitmiyor.
Geçtiğimiz hafta, kurgu okumaya ara verip araştırmaya, öğrenmeye ve yazmaya ayırdığım yoğun bir ayın ardından yeniden bir roman okuma arzusuna kapıldım. Bu kez, kendisi de bir Edebiyat mezunu olan görümcemin tavsiyesiyle yine Atwood'un The Robber Bride adlı kitabına başladım. Roman beni üniversite yıllarıma götürdü. Ben neden Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünü okumuştum? Neyin peşinden gitmiştim, ne bulmuştum orada? Neden başarılı bir öğrenci olmadım? Motivasyonumu nerede kaybetim?.. gibi soruların yanıtlarını düşünmeye itti beni bu kitap. Kendimce bu yanıtları buldum, değerlendirdim ve konuyu kapattım.



Bölümden mezun olmuştum ama beni tatmin eden bir şekilde ve beni tatmin eden notlarla değil. Daha iyisini yapabilirdim. Benim gibi okumayı, araştırmayı ve yazmayı seven biri her zaman daha iyisini yapabilirdi. The Robber Bride kitabı hala daha elimdeyken kendimi yeniden üniversiteye kayıt formu doldururken buldum. Bu yaz itibarıyla Queen's Üniversitesi'nin İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden dersler almaya başlıyorum. İlk dersim Mayıs ayında başlıyor. Meşgul ve keyifli bir yaz olacak.



Bundan birkaç ay önce bir Margaret Atwood kitabı yeniden yazmaya başlamama vesile olmuştu. Şimdi ise bir başka Margaret Atwood kitabı, beni ikinci bir üniversite okumaya sevk ediyor.
Bir yazarın eserlerini okumaktan aldığımız keyif tüm hayatımızı değiştirebiliyormuş; ben de böylece bunu öğrenmiş oldum.
İyi ve güzel şeyler başarmak için verdiği ilhamdan dolayı Margaret Atwood'a müteşekkirim.




Tuesday, January 31, 2017

Kanada ile ilgili merak ettikleriniz

Şubat ayına girdiğimiz şu aralar, Ozlem Sencan Blog'da yeni bir tema belirlemeden önce, bir süre havadan sudan bahsetmek istiyorum.

Bu blog yazısında, merak edilen belli başlı konular hakkında açıklama yapacağım. 

Öncelikle, fare konusunu merak edenler için hemen belirteyim: Farelerle olan mücadelemizde 3-2 galibiz sayın okurlar. Fare istilasına uğramamızla ilgili yazıyı yazdığım 2 Ocak gününden beri evde herhangi bir fare izine rastlanmadı. Eğer zehir ve öldürmeli kapan kullanmadan fareleri nasıl geri püskürttüğümüzü merak ediyorsanız bu linkten okuyabilirsiniz: 



Diğer bir merak edilen konu ise neden Kanada'ya göçmenlik başvurusu ile ilgili yazmadığım. Türkiye'de bunun en çok araştırılan konulardan biri olduğunun farkındayım. Ülkede eğitim, insan hakları, ekonomi ve sosyal yaşam kötüye gittikçe, fırsatı olan herkes oradan çıkmanın yollarını arıyor doğal olarak. Bazılarınızın bildiği üzre ben de Kanada'ya Eylül 2016'da göçtüm. Ne var ki, benim göçmenlik başvurum okul veya iş ile ilgili değildi. Bir Kanada vatandaşı ile evliyim ve onunla birlikte Kanada'da yaşayabilmek için göçmenlik başvurusu yaptım. Sonuç olarak okul veya çalışma için yapılan başvurulardan daha farklı bir prosedür işledi, farklı belgeler gerekti. Bu yüzden, bu konuda yazacaklarımın öğrenci olarak veya çalışma amaçlı göç yollarını araştıranlara pek bir faydası olmayacaktır. Yine de Kanada'da, eş durumundan nasıl göçmen olunur merak edenler için, bu konuyu anlattığım yazının linkini vereyim. Okumak isterseniz bütün süreç burada:

Kanada'ya taşınmayı düşünen insanların bilmesi gereken en önemli şeylerden bahsetmemi isterseniz, en sevdiğim Kanadalı yazar olan Margaret Atwood'un şu tweetini paylaşabilirim:


Türkçe meali: "Ayaklarınızı sıcak tutan botlar giyin. İnsanlar sizin için kapıyı tutarlar, siz de aynısını yapın. Eğer yanlışlıkla birine çarparsanız "Özür dilerim" deyin. Alışmak biraz zaman alıyor."


Bu tweet'in devamında, bilmeniz gereken birkaç önemli nokta daha listelemiş Atwood'un takipçileri. Örneğin, insanlar trafikte birbirlerine yol verirler. Eğer biri size yol verirse el sallayarak teşekkür edebilirsiniz. Teşekkür etmek ve özür dilemek burada günlük hayatın önemli bir parçası.

Ayrıca benim birkaç eklemem var: Yerel lezzetler aramıyorsanız kahveyi Tim Hortons'tan içersiniz. Sokakta tanımadığınız biriyle selamlaşabilir, havadan sudan konuşabilirsiniz. Göçmenlerle, inançlarla ve LGBTİ kişilerle ilgili genelleme, şaka vs yapamazsınız. "Bu Vancouver da hep Çinlilerle dolu. Burada gerçek Kanadalı kalmamış" veya "Beni Hintliler ve Bangladeşlilerle aynı odaya koydular inanabiliyor mosooon!" gibi şeyler söylerseniz (Yazılarımdan birine benzer bir yorumlar gelmişti, ona istinaden yazıyorum) karşınızdaki kişi sizi tanımıyormuş gibi davranmaya başlayabilir çünkü çok ayıp. Kimse sizi milliyetinize veya inancınıza göre ayırmaz/kayırmaz. Burada hem ayıp, hem de suçtur.

Ayrıca nasıl oluyor bilmiyorum ama Kanada'nın Liberal Partisi, Türkiye'deki en sol partiden daha soldadır.

Kanada'da mülteciler yerleştirilmez, ağırlanır.

Kanada'nın Başkanı değil, Başbakanı ve Bakanlar Kurulu var. Başbakan Trudeau adil bir kişi olduğu için Bakanlar Kurulu'nda kadın erkek eşitliği söz konusu. Bakanlar, farklı ülkelerde doğmuş ve sonradan Kanada vatandaşı olmuş olabilirler. Son kabine değişiminin ardından Somali doğumlu bir bakanımız oldu örneğin.




Burası farklı kültürlerden gelen insanların eşit bir şekilde bir arada yaşadığı bir ülke olduğu için Başbakan ve bakanlar, Ramazan'da iftar yaparlar, Hannuka'da 9 kollu şamdanı yakarlar, Noel'de ağaç süslerler, Pencabi asıllı bakanla Somali asıllı bakan bir araya gelip bir Pencabi dansı olan Bhangra yapabilirler. Geçen gün Çin Yeni Yılı kutlamasına Başbakan Trudeau, geleneksel Çin kiyafetiyle katılmıştı.



Mecliste Kanada'nın yerli şeflerini görebilirsiniz. Dışişleri bakanı kendi evindeymiş gibi eşofmanını giyip Suriye'den yeni gelen mülteci bir aileye ev ziyareti yapabilir. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz kırmızı eşofmanlı hanım Kanada'nın Dışişleri Bakanı.



Kiliselerde Müslüman mültecilerin hayrına yardım toplanabilir.
Çünkü Kanada'nın gücü çeşitliliğinden gelir. Çünkü farklılıklar güzeldir. Çünkü birlikte dostça ve dayanışma içinde yaşayabilmek çok güven verici ve çok huzurlu.


Kanada'da hiçbir zümre veya etnik grubun "Bu ülkenin sahibi biziz" tribine girmesi hoş karşılanmıyor. Son günlerde ABD'yi birbirine katan göçmen yasaklarının ardından Toronto Valisi'nin Kanada'daki durumu "Bu ülkede hemen hemen hepimiz göçmeniz" diye izah etmesi bu duruma örnek olarak gösterilebilir.


ABD'nin yeni Başkan'ı Donald J Trump'ın, yönetimi ele almasının ilk haftasında bazı Müslüman ükelerin vatandaşları için yürürlüğe koyduğu ülkeye giriş yasaklarının, Kanada Hükümeti ve vatandaşlarınca yoğun bir şekilde protesto edildiğini de burada belirtelim. Ayrıca Başbakan Trudeau'nun, Trump'ı protesto etmek için küresel bir harekete dönüşen Kadın Yürüyüşü'nü desteklediğini belirten bir açıklama yaparak, alt komşudaki yeni yönetim konusundaki tavrını açık ve net bir şekilde koyduğunu söylemeden de geçmeyelim.


Buradan size propaganda gibi gelebilir ama şu an Kanada'da sosyal hayat böyle işliyor. Bizim Türkiye'de alışık olmadığımız çeşitlilik, bir eşitlik, adalet ve dayanışma ortamı var burada. Hükümet "Bu ülkenin % bilmemkaçı beyaz Kanadalıdır." gibi bir söylem içerisinde değil. "Azınlık" sözcüğü pek kullanılmıyor çünkü bir gruba "azınlık" dediğinizde, o grup ile "çoğunluk" olan bir başka topluluk arasında hiyeryarşik bir ilişki yaratmış oluyorsunuz. Valinin de dediği gibi, "Burada hemen hemen hepimiz göçmeniz." First Nation'lar, Metis ve Inuit'ler hariç. Onlar buranın yerli halkları, bu toprakların ilk sahipleri.

Ne var ki Trudeau'nun birleştirici, barışçıl politikalarından memnun olmayan bir kesim de yok değil. Bunların bir kısmı ABD'de Trump'ın yükselişi ile birlikte palazlanıp anlamsız bir özgüven kazanan aşırı sağcı cephe. Yani burada da çok küçük bir azınlık da olsa ırkçı eğilimler yok değil. Geçtiğimiz gün Quebec City'deki Müslüman cemaate karşı gerçekleştirilen ve 6 kişinin ölümüne neden olan terör olayı bunu üzücü bir şekilde ortaya koydu. Terör saldırısı ile suçlanan Fransız Kanadalı genç için okul arkadaşları Trump sempatizanı asosyal bir çocuk diyorlar.
Bu olayın Dünya'daki politik söylemler açısından önemi ise şu: ABD de sürekli sağ eğilimli bir beyazın, bir grubu hedef alan silahlı saldırısına sahne oluyor. Hemen her gün ABD'de bu tip bir olay yaşanıyor. Ne var ki, Demokrat Obama yönetimi bile bu saldırıların adını "terör" koymaktan imtina ediyordu. Bu da aslında sadece Müslümanların gerçekleştirdiği toplu cinayetlerin terör olarak adlandırılmasına yol açıyordu. Suçlu beyaz bir Amerikalı ise suçun adı "Mass shooting" oluyordu.

Trudeau her konuda olduğu gibi bu konuda da adil davranıyor. Kelimelerle oynamıyor. Uydurma tanımlar üretmiyor. Suçu kim işlemiş olursa olsun suçun adı belli: Terör saldırısı. Trudeau bunu bu şekilde ifade ederek aslında ırkçı ve aşırı sağcı kesimi iyice marjinalize ediyor, ki zaten olması gereken de bu.



Merak edenler için farelerle başlayan yazımız Kanada'nın şu anki sosyal ve politik durumuna kadar uzandı. Biraz dağınık yazdım, kusura bakmayın. Bir anne ve bir ev hanımı olduğum için bir yandan yazarken diğer yandan 35 000 kez bilgisayarın başından kalkıp günlük işlerime devam etmem gerekiyor. Yazım hataları, anlatım ve dilbilgisi bozuklukları için şimdiden affınıza sığınıyor ve keyifli okumalar diliyorum.

Thursday, January 26, 2017

30 yıllık bir efsane: Uzay Mekiği


30 yıl, 6 araç, 135 uzay görevi, 2 kaza.
Bu yazıda, bir dönemin insanlı uzay uçuşlarına damgasını vuran Uzay Mekiklerine göz atacağız.


Uzay Mekiği Atlantis, iniş takımları açılmış pozisyonda. 



Yeni bir insanlı uzay aracı

Gemini ve Apollo projelerinin hemen ardından, NASA, yeniden kullanılabilir insanlı uzay araçları üretmek üzere bir proje başlattı. Bu proje, daha önceki (ve sonraki) uzay araçlarının hiçbirine benzemeyen bir tasarımla ortaya çıktı. Diğer tüm insanlı uzay araçları (Gemini, Apollo, Soyuz) kapsül şeklindeyken bu yeni seri tıpkı bir uçak gibi uzun ve kanatlı olacaktı. Diğer uzay araçları görevlerini tamamlayıp atmosfere yeniden girdiklerinde "düşerek" yere veya denize inerken, bu yeni araçlar tıpkı bir uçak gibi iniş pistine iniş yapacaklardı. Bu yeni serinin adının Uzay Mekiği (Space Shuttle) olmasına karar verildi.

Henüz Uzay Mekiği projesi başlamadan önce tasarlanan bir araç, Uzay Mekiği'nin ana hatlarını yansıtıyor.


Zamanın ABD Başkanı Richard Nixon'ın onayı ile 1972'de başlayan Uzay Mekiği projesi, ilk test uçuşu ile 1976 yılında fiilen hayata geçti. İlk üretilen Mekik'in adının Constitution (Anayasa) olması planlanıyordu ama Uzay Yolu (Star Trek) dizisi hayranlarının başlattığı kampanya sonucunda serinin ilk aracının adı, Enterprise (Atılgan) olarak değiştirildi. Bu ilk araç, ana motorları ve ısı kalkanı olmadan üretildiği için uzay uçuşlarına uygun değildi. Bu yüzden Enterprise sadece test uçuşu için kullanıldı.

Enterprise, test uçuşu mürettebatıyla birlikte ilk kez sergileniyor, 1976. 


Uzay Mekiklerinin ilk uçuşları

Uzay Mekiği uçuşları STS (Space Transportation System) kısaltması ile belirtiliyordu. Enterprise'ın test uçuşlarının ardından, 12 Nisan 1981'de, Uzay Mekiklerinin ilk resmi uzay uçuşu olan STS-1, Uzay Mekiği Columbia'ya düştü. İlk tamamıyla işlevsel uzay mekiği olan Columbia, Uzay Mekiklerinin ilk 5 uçuşunu gerçekleştirdi. Bu 5 uçuşun ilk 4'ü, ar-ge uçuşuydu. Mürettebat iki kişiden oluşuyordu ve görevler, aracın kalkış inişini test etmek ve aksamlarının ve Canadarm gibi eklentilerinin  ( https://tr.wikipedia.org/wiki/Canadarm ) düzgün çalışıp çalışmadığını anlamak üzerineydi. Columbia'nın 11 Kasım 1982'de gerçekleştirdiiği 5. uçuş ise 4 kişilik bir mürettebatla gerçekleştirildi ve bir ticari uyduyu yörüngeye yerleştirme görevini yerine getirdi.

STS-1, Uzay Mekiği Columbia'nın ilk uçuşu, 12 Nisan 1981.


Sonraki 3 Uzay Mekiği uçuşu ise, bir kısmımızın 80'li yıllardan adını anımsayacağı Uzay Mekiği Challenger ile yapıldı. Challenger, bu ilk 3 uçuşu sırasında yörüngeye 6 uydu yerleştirdi, Uzay Mekiği ile yapılan ilk uzay yürüyüşüne sahne oldu, uzaya giden ilk ABD'li kadın astronotu (Sally Ride) ve uzaya giden ilk Afrika kökenli Amerikan astronotu (Guion Bluford) taşıdı.

Uzay Mekiği Kazaları

Uzay Mekiği Challenger'ın 28 Ocak 1986 tarihinde havada infilak etmesi, tüm mürettebatın hayatını kaybetmesine yol açmıştı. 


Yukarıda sözünü ettiğim bu ilk iki Uzay Mekiği, ilerleyen tarihlerde, ne yazık ki tüm mürettebatlarının ölümüne neden olan kazalar ile tarihe geçtiler. Challenger, 28 Ocak 1986 yılında, kalkışından 1 dakika 13 saniye sonra, katı yakıt iticilerinden birinde çıkan arıza nedeniyle infilak etti. Kaza esnasında hayatını kaybeden astronotlardan biri de uzaya giden ilk öğretmen olması planlanan Sosyal Bilgiler öğretmeni Christa McAuliffe'ydi.

STS-51L mürettebatı: Uzay Mekiği Challenger kazasında (1986) hayatını kaybeden astronotlar. (ön sıra) Michael J Smith, Dick Scobee, Ronald Mc Nair; (arka sıra) Ellison Onizuka, Christa McAuliffe, Gregory Jarvis, Judith Resnik

Columbia ise 16 Ocak 2003'te çıktığı, bir takım deneylerden oluşan iki haftalık STS-107 görevini tamamlayıp 1 Şubat 2003 günü Dünya'ya dönerken yakıt sarnıcından kopan bir parçanın aracın kanadına çarpması nedeniyle iniş esnasında infilak etti. Bu kazanın ertesinde, NASA, Uzay Mekiği uçuşlarına 2,5 yıl boyunca ara verdi.

STS-107 mürettebatı: Uzay Mekiği Columbia kazasında (2003) hayatını kaybeden astronotlar. David M Brown, Rick D Husband, Laurel Blair Salton Clark, Kalpana Chawla, Michael P Anderson, William C McCool, Ilan Ramon




Uzay Mekiği Filosu

Başlangıçta, Uzay Mekiği filosu 4 araçtan oluşuyordu. Columbia, Challenger, Discovery, Atlantis, Tüm bu adlar, denizcilik tarihinin ünlü gemilerinden geliyorlardı.
http://www.spacefoundation.org/media/space-watch/how-space-shuttles-got-their-names )
1986 yılındaki Challenger felaketinin ardından bir aracın daha üretilmesine karar verildi. Bu yeni mekiğin adı Endeavour olarak belirlendi. Bu mekik adlandırılırken,  İngiliz Kraliyet Donanması kaptanı James Cook'un, Avustralya ve Yeni Zelanda'nın keşfine çıkarken kullandığı geminin adına ithafen, kelimenin Amerikan değil (Endeavor), İngiliz İngilizcesi'ndeki yazım şekli (Endeavour) kullanılmıştır. Bu kullanım, pek çok yerde karışıklık yaratmış, hatta zaman zaman NASA'ya ait alanlarda bile yanlış yazıma neden olmuştur.
https://en.wikipedia.org/wiki/Space_Shuttle_Endeavour#History


Uzay Mekiği filosu.




Uzay Mekiğinin belli başlı eklentileri

Uzay Mekiği kalkışa hazır bir şekilde fırlatma rampasında beklerken büyük bir yakıt sarnıcına bağlıdır. Bu yakıt sarnıcının içinde sıvı hidrojen ve sıvı oksijen bulunur. Ayrıca yakıt sarnıcının iki yanında, katı yakıt iticileri yer almaktadır. Bu aksamlar, Uzay Mekiği'nin kalkışı ve yörüngeye oturması için gereken itiş gücünü sağlarlar. İşlevleri sonlandığında, Mekikten ayrılarak Dünya'ya düşerler. Katı yakıt iticileri yeniden kullanılabilir ama yakıt tankı tek kullanımlık olarak tasarlanmıştır.

Uzay Mekiklerinin, insan ve yük (uydu, kargo, uzay teleskobu) taşıma aracı olarak kullanılmalarının yanı sıra laboratuvar işlevleri de vardı. Spacelab ve Spacehab adlı laboratuvar modülleri, Mekik'in kargo bölümünde taşınabiliyor ve düşük yer çekiminde yapılması planlanan deneylere ev sahipliği yapabiliyordu.

Ayrıca Uzay Mekiklerinin kargo bölümünde bulunan ve Kanada Uzay Ajansı yapımı robotik bir kol olan Canadarm, bir uyduyu uzaya bırakabiliyor, uzayda yakalayabiliyor, tamir edebiliyor ve uzay yürüyüşü yapan astronotlar için hareketli bir basamak olarak kullanılabiliyordu. Bunların yanı sıra, kargo bölümünde bulunan raylar üzerinde hareket edebilen Canadarm'ın taşıdığı kamera ile, Mekik'in herhangi bir yerinde bir arıza olup olmadığı kontrol edilebiliyordu. Columbia kazasının ardından, Canadarm bu iş için bütün uzay mekiği uçuşlarında kullanıldı.


Kanada Uzay Ajansı yapımı robotik kol Canadarm, Hubble Uzay Teleskobu'nun bakım ve onarımı için uzay yürüyüşü yapan bir astronota destek oluyor. 


Uzay Mekiğinin önemli görevleri

Uzay Mekiklerinin gerçekleştirdiği uçuşlardan bazıları, taşıdıkları önem dolayısıyla hafızalara kazınmıştır. Öreğin, 5 Mayıs 1989 yılında, Uzay Mekiği Atlantis, Magellan adlı uzay aracını, Venüs'ün yörüngesine olan yolculuğu için uzaya bıraktı. Bu uzay aracı, Venüs gezegeninin yüzeyi ve atmosferine dair birçok veri sağladıktan sonra, Ekim 1994'te Venüs'ün atmosferine girerek görevine son verdi.

Magellan uzay aracı, Uzay Mekiği Atlantis tarafından uzaya bırakılmak üzere. 


Ekim 1989'da, yine Atlantis, bu kez Jüpiter'in yörüngesine girecek olan uzay aracı Galileo'yu uzaya bıraktı. Jüpiter'in yörüngesine 1995 yılında ulaşan Galileo uzay aracı, 2003 yılına dek Jüpiter ve uydularından veri toplamış ve Dünya'ya yollamıştır.

Jüpiter'in keşfi için gönerilen uzay aracı Galileo yapım aşamasındayken, 1982.


 24 Nisan 1990'da Uzay Mekiği Discovery, Hubble Uzay Teleskobu'nu taşıdı ve yörüngeye yerleştirdi. Uzayda tamir edilmeye uygun bir şekilde tasarlanan Hubble Teleskobu'nun yörüngeye oturtulmasının ardından Uzay Mekikleri Endeavour, Discovery ve Columbia'nın toplam 5 uçuş yaparak taşıdıkları astronotlar, teleskobun tamir ve bakım işlerini yaptılar.

Hubble Uzay Teleskobu, Uzay Mekiği Discovery'ye bağlı olan Canadarm tarafından yörüngeye bırakılıyor, 25 Nisan 1990.


Hubble Uzay Teleskobu bugün hala çalışır durumdadır. Astronomi alanında bir çok önemli keşfin yapılmasına vesile olan Hubble Teleskobu, aynı zamanda Dünya'ya, galaksilerarası uzaya dair göz alıcı fotoğraflar göndererek Evren'in güzelliğini, biz sıradan insanların da görüp takdir edebilmesine yardımcı olmuştur.

Kartal Bulutsusu(nebula)'nda yıldız oluşumuna neden olan kozmik bulutların fotoğraflandığı bu görselin adı: Yaradılış Sütunları (Pillars of Creation) Hubble Uzay Teleskobu'nun en ünlü fotoğraflarından biri, 2014.


Bakmaya doyamadığımız Hubble görüntülerinden birini daha paylaşırken bir yan bilgi daha verelim. Hubble Uzay Teleskobu'nun, uzaya bırakılıp çalışmaya başlamasından kısa bir süre sonra, bilim insanları, teleskobun ilettiği görüntülerde bir sorun olduğunu fark ettiler. Teleskobun içindeki aynaların yerleştirilmesindeki milimetrik bir hata, görüntülerin odaksız olmasına yol açıyordu. Bunun üzerine NASA, yukarıda bahsettiğimiz 5 Uzay Mekiği görevi planladı. Bu görevler, esnasında astronotlar, uzun ve zahmetli uzay yürüyüşleri yaparak Hubble Uzay Teleskobu'nun arızasını giderip bakımını yaptılar.

"Galaksilerden Oluşan Bir Gül" Hubble Uzay Teleskobu'nun, 2011 yılında UGC 1810 ve UGC 1813 adlı galaksileri fotoğrafladığı bu görselin adı. (A Rose Made of Galaxies)


1991 yılında Uzay Mekiği Atlantis, Compton Gamma Işını Gözlemevi'ni yörüngeye yerleştirdi. Bu gözlemevi, 2000 yılına dek Gamma ışını astronomisi alanında veriler sağladı.

1995 yılında, ilk kez bir Amerikan uzay aracı (Uzay Mekiği Atlantis), Rus uzay istasyonu Mir'e kenetlendi. Soğuk Savaş boyunca uzay yarışında birbirine rakip olmuş olan iki ülke, Sovyetler Biliği'nin yaşadığı rejim değişikliğinin ardından böylece birbirlerine uzay araçlarının kapılarını açmaya başladılar.

Uzay Mekiği Atlantis, Mir Uzay İstasyonu'na kenetlenmiş, 1995.

4 Aralık 1998 günü, Uluslararası Uzay İstasyonu'nun ilk ABD modülü olan Unity, yaklaşık iki hafta önce yörüngeye yerleştirilmiş olan ilk Rus modülü Zarya'ya kenetlendi ve böylece 15 ülkenin ortak çalışması olacak olan Uluslararası Uzay İstasyonu'nun inşasına başlanmış oldu.

Uzay Mekiği Endeavour'a bağlı olan Unity modülü, Mekik'te bulunan robotik kol Canadarm'ın yardımıyla Uluslararası Uzay İstasyonu'nun Rusya tarafından uzaya fırlatılan ilk modülü olan Zarya ile kenetlenmek üzere (6 Aralık 1998).


Uzay Mekikleri, 1998'den, 2011 yılında NASA tarafından "emekli edilmelerine" kadar, Uluslararası Uzay İstasyonu'nun inşasında kullanıldılar. Mekikler, bu devasa uzay yapısının inşasına katkıda bulunan 27 sefer yaptılar. Bu 27 seferin her birinde İstasyon'un modülleri, iskeleti, robotik eklentileri ve güneş panelleri uzaya taşındı ve parçaların İstasyon'a montajları yapıldı.

Uzay Mekiği Endeavour sol tarafta, Uluslararası Uzay İstasyonu'na kenetlenmiş. Bu fotoğrafın ait olduğu STS-134 Endeavour'un son uçuşuydu, (2011).


Uzay Mekikleri, Uluslararası Uzay İstasyonu'na her seferde, sadece parça değil, mürettebat da taşıyorlardı. 2011 yılından sonra Mekik'ler emekliye ayrılınca, İstasyon'a insan taşıma görevleri, Rus yapımı Soyuz uzay araçlarına devredildi. O tarihten bu yana, mürettebatlı uzay uçuşlarının tamamı Soyuz ile yapılmıştır.

(Uzay Mekiği uçuşlarının tamamı ile ilgili ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz: https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_Space_Shuttle_missions )

Kullanımına son verilen Uzay Mekikleri, şu an ABD'nin New York, Virginia, Florida ve California eyaletlerinde sergilenmekteler. Uzay Mekiklerinin ve aksamlarının sergilendiği noktalar hakında bu linkten ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz. https://en.wikipedia.org/wiki/Space_Shuttle_retirement#Orbiters

Emekli Uzay Mekiği Discovery, ABD'nin Virginia eyaletinde bulunan Smithsonian Havacılı Müzesi'nde sergilenmektedir.
Emekli Uzay Mekiği Discovery, ABD'nin Virginia Eyaleti'nde bulunan Smisthsonian Uzay ve Havacılık Müzesi'nde sergilenmektedir.
Craigboy, Discovery on display at Udvar-Hazy, CC BY-SA 3.0

NASA, ABD yapımı uzay araçları ile insanlı uçuşlara, 2020'li yıllarda devam edecek. Şu an, NASA'nın Mars'a mürettebatlı uçuşlarda kullanılmak üzere tasarladığı Orion uzay aracı, hala test aşamasında. Orion'un ilk mürettebatlı uçuşu'nun Ağustos 2021'de yapılması planlanıyor.

NASA'nın testlerine devam ettiği Orion uzay aracının tasarımı.




--------------------

Eğer bu yazıdan hoşlandıysanız uzay aracı Voyager'dan bahseden bu yazıyı da ilginç bulabilirsiniz:
http://ozlemsencanblog.blogspot.ca/2017/01/voyager-altn-plak-carl-sagan-ve.html

Uzay araçlarına ilgi duyuyorsanız SpaceX'in yere dikey iniş yapabilen roketi Falcon 9'dan bahseden şu yazıyı da okumanızı tavsiye ederim:
http://ozlemsencanblog.blogspot.ca/2017/01/tabii-ki-de-seni-hala-seviyorum.html



Monday, January 23, 2017

Konuk Yazar: Volkan Arslan - Volkan'ın Yazısı

Kutsal Nilüfer Nelumbo Nucifera - T. Voekler (2008) https://en.wikipedia.org/wiki/Nelumbo_nucifera
Ocak ayının ikinci konuk yazarı Volkan Arslan. Onunla uzun yıllardır aynı sitede yazılarımızı yayınlıyoruz. O da benim bir nevi site komşum. Konuk yazar duyurusu yaptığımı görür görmez bloguma katkıda bulundu, sağ olsun. Yakın zamanda bir kitabı yayınlanacak bu arada, aklınızda bulunsun. O halde buyrun, Volkan'ın yazısını okuyalım:


Volkan'ın Yazısı

Hayatım boyunca sanatla, doğayla avundum. Gökyüzünün iyileştirici gücüne inandım. Öyle ki meşhur ‘99 gölcük depremi zamanları 10’lu yaslarımın henüz başında, daha henüz küçük bir çocukken akşam üstü güneş battıktan ve tamamen şehir karanlığa esir olunca bisikletime atlar Yeşilköy sahiline gider, kumların üzerine yatar gökyüzünü izlerdim.
Kabul ediyorum fazla romantizm kokan bir hareket ama eğer uzayın böyle bir etkisi olmasa, romantizmin babası sayılan ingiliz şair William Blake;
"Dünyayı görmek için kum tanesinde
Ve cenneti yaban çiçeğinde
Yakala sonsuzluğu avcunun içinde" der miydi?
Bedenimizin her hücresi tüm kozmosu barındırır. Her yaprak, her yağmur damlası ve her bir toz tanesi.


Uzaya ilgi duymanın onu incelemenin mistik bir yanida var kuşkusuz. Eğer ben bir tanrı olsaydım kesinlikle böyle düzen içinde kusursuz bir kainat yaratırdım. Bu biraz rol çalmak oldu ama işin özü bu.


Evrenin ve atomun yüzde 99unun boşluk olduğu ve sonsuz hiçliğin tam ortasında yaşarken ben varım deyip kişisel hırslarımızın olması bizi Dostoyevski’nin “Gülünç Bir Adamın Düşü”nden ibaret kılıyor.


Gökyüzünde mutlu şarkılar söyleyen birileri varmış gibi bize her göğe baktığımızda üzerimize gözle görülmeyen yıldız tozlarıyla umut ve mutluluk saçıyorken biz bunun kıymetini bilmeyecek kadar bu evrenden soyutluyoruz kendimizi.


Günümüz dünyasına musallat olmuş bir kötülük çağı tarafından esir alindik. Hiçbir şeyin düzelmeyeceğini düşünmek içimizi çürütüp, bizi duygusuz insanlar olmaya itiyorken keşke kötülükleri defetmek için tüm dikkatimizi evrenin sonsuzluğuna kanalize edebilsek. Belki o zaman tüm bu musibetleri Mars ve Jüpiter arasındaki asteroid kuşağında toplar hidrojen bombalarıyla yok edebilirdik.


İki trilyona yakın galaksi ve her galakside trilyonlarca yıldız. Her yıldızın çevresinde dolanan gezegenler, uydular bir zerreden doğan şeyler hep. Binlerce ışık yılı ötede bulunan galaksilerin gizemli fotoğraflarının önümüze düştüğü bir zaman diliminde yaşadığımız için çok sanslıyız aslında.


Ve tabii ki doğada ki her şeyin birbiriyle etkileşim zincirine girmesinden oluşan nefis hikayeler... Bu yazıyı çok sevdiğim bir hikaye ile bitirmek isterim. Beni en çok etkileyen efsane, nilüfer çiçeklerinin gökyüzünden düşmüş yıldızlara benzetilmelerinden doğan hikaye...


Çok uzun zaman önce kızılderililer arasında bir söylenti dolaşır. Söylentiye gore Ay bir kızı severse o kızı gökyüzünde bir yıldız haline dönüştürecektir. Paje'nin kızı (kızılderililer arasında bir peygamber olduğu söyleniyor) bu söylentiden çok etkilenir ve yıldız olmaya karar verir.
Prenses herkes uyurken ve Ay gökyüzünde dolaşırken, Ay'in onu görebilmesi umuduyla tepelere doğru her gece yürür. Prenses ne yaparsa yapsın Ay onu bir türlü görmez. Prenses ise bu yüzden her gecenin sonunda hıçkıra hıçkıra ağlar.


Bir gece prenses gölün kenarında dolaşırken berrak sularda Ay'ın görüntüsüyle karşı karşıya kalır. Prenses artık yıldız olacağı için o kadar sevinir ki Ay'ın onu gördüğünü ve gökyüzüne götürmeye geldiğini sanıp kendini göle atar.
Ay sonunda güzel prensesi fark etmistir gerçekten ancak yüzme bilmeyen prenses çoktan ölmüştür.


Ay güzel prensesin haline üzülür ve gece gökyüzünü aydınlatan tüm yıldızlardan farklı bir yıldız haline getirir onu.
Prenses suların yıldızı olmuştur. O anda yalnızca geceleri açan bir bitki doğar. Güneş sabahın erken saatlerinde ortaya çıktığında bu çiçekler pembe renge dönüşürler. Gökyüzünden düşen nilüfer çiçeğinin hikayesi böyle işte.


Aslında bu biraz da geçen günlerde kaybettiğimiz Prenses Leia'yı da andırmıyor değil.

...

Bu ay bir konuk yazarım daha vardı: Murat Oğru. Murat'ın, bizi 70'li yıllara götüren, o zamanların bilim-kurgularından, çocukluğun uzay gemisi sevdalarından "anne terliği"ne uzanan keyifli yazısını da aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz:



Ayrıca Ocak ayının teması henüz bitmedi. Ozlem Sencan Blog'da 1 hafta daha tema, Uzay olacak. Uzay konusu ile ilgiliyseniz, konu hakkında yazmak, konuk yazar olmak, röportaj yapmak isterseniz lütfen ozlemsencans@gmail.com adresinden bana ulaşın.

Tuesday, January 17, 2017

Tabii ki de Seni hala Seviyorum*

Marvel ve DC filmlerinin gişe başarıları bize gösteriyor ki, biz insanlar, süper kahramanlardan çok hoşlanıyoruz. Onları sevmemizin en önemli nedeni bence sadece insanüstü güçlere sahip olmaları değil, aynı zamanda bu güçlerini insanlığın faydası için kullanan karakterler olmaları. Aynı nedenle,  -normalde zengin insanlara içten içe gıcık olma eğiliminde olsak da- Tesla, SpaceX, Solar City ve Open AI'in kurucusu, (ve/veya) ortağı Elon Musk'ı da seviyoruz. Aşırı zeka, çok fazla para, çalışkanlık ve motivasyon gibi insanüstü güçlere sahip Elon Musk; ama onu diğer zengin iş adamlarından ayıran bir özellik var ki o da sahip olduklarını, insanlığın geleceğini düşünerek defalarca riske atmış olması.

Elon Musk, TED konuşmasında. (2013),  https://www.ted.com/


Elon Musk, bir araba parasıyla başladığı iş hayatına bir dolar milyarderi olarak devam ediyor. 24 yaşındayken doktora programını bırakıp iş hayatına atıldı. Erkek kardeşiyle birlikte, babalarından aldıkları 28 bin dolar sermayeyle Zip2 adında bir yazılım şirketi kurdular. Tasarladıkları yazılım değer kazanınca, bu kurdukları şirketi milyonlarca dolara sattılar.

Zip2'nin ardından, hepimizin bildiği ve çoğumuzun kullandığı PayPal'a dönüşen X.com şirketi geldi. 3 yıl içinde PayPal'ın Ebay'e satışı ile Musk, servetini yüzmilyon dolarlara çıkardı.

Buraya kadar zeki ve şanslı bir adamın yazılım işinden zengin olma hikayesini dinlediniz. Buradan itibaren ise hikaye çok keskin bir dönüş yapıyor. Elon Musk, bize türlü türlü yazılım ürünleri satıp dolarlarına neredeyse garanti dolarlar katabilecekken kendi kendine soruyor: "Heyecan ve ilham verici bir gelecek için neler olması gerekiyor?" (Video: 13:15)

Küresel ısınma, mevsim değişiklikleri gibi çevresel sorunlar yüzünden Dünya'nın çok da uzak olmayan bir tarihte insan yaşamına uygun bir yer olmaktan çıkma ihtimali çok yüksek. Felaket senaryoları sadece insanın kontrolünde olan çevresel faktörlerle ilgili de değil. İrice bir göktaşı da gün gelip bizi gezegenimizden edebilir.

Musk üniversite yıllarında insanlığın geleceği üzerine çokça düşündüğünden bahsediyor  bu videodaki TED konuşmasının başında. İlerleyen bölümlerde de iki gelecek senaryosunu karşılaştırıyor. Bunlardan biri, insanlığın gezegenlerarası yolculuk yapabilen, keşiflere çıkabilen bir uygarlık olduğu bir gelecek senaryosu. Diğeri ise bir felaket ile yeryüzünden silinene dek Dünya'da yaşamaya mahkum olduğu senaryo. Hangisi daha heyecan ve ilham verici?

Diğer yandan eğer bu gezegen, herhangi bir nedenle yaşanılamaz hale gelirse biz insanlar nereye gideceğiz?

En yakın cevap, şimdilik  Mars olarak görünüyor. Çünkü Merkür ve Venüs Güneş'e çok yakınlar ve çok sıcaklar. Jupiter, Saturn ve Neptün ise gazdan oluşuyorlar. Güneş Sistemi'nde bulunan tüm gök cisimleri arasında insan yaşamı için en uygun şartları barındıran yer Mars. Ne var ki, Mars da öyle gidip elimizi kolumuzu sallaya sallaya dolaşabileceğimiz bir yer değil. Öncelikle soluyabileceğimiz bir havası yok. Atmosferi %95 oranında karbondioksitten oluşuyor. (https://en.wikipedia.org/wiki/Atmosphere_of_Mars) Bir gün Mars'a gidip gelmeye başlarsak hep kapalı alanlarda olmak zorundayız. Eğer orada bir koloni kurarsak yetiştireceğimiz ürünler de hep oksijen ve sıcaklık ayarlı seralarda yetişmek zorunda. Bir yerden bir yere gitmemiz gerektiğinde yine içinde bulunan oksijeni dengeleyebilen motorlu taşıtlara ihtiyacımız var. Üstelik Mars'ta motorlu taşıtları yürütecek benzin de bulunmuyor. Çünkü bildiğiniz üzre benzin bir fosil yakıt. Bir fosil yakıtın oluşabilmesi için o mekanda yaşam olmuş olması gerek. Bildiğimiz kadarıyla Mars'ta yaşam yok ve olmamıştı. Dahası, hava şartları, insanlar için çok zorlayıcı. İnsan yaşamına en uygun gezegen dediysek bu havanın ılık, yumuşak falan olduğu anlamına gelmesin. Mars gezegeni kış aylarında -125 C'ye kadar inebiliyor. Yaz gecelerinde ise -70 C'yi görmek mümkün. Bunun yanı sıra bir de günlerce, haftalarca sürebilen büyük ölçekli kum fırtınaları söz konusu. Tüm bunlara rağmen, eğer Dünya'daki yaşama şansımızı yitirirsek Mars'ta, insan yaşamına uygun üsler kurabilecek teknoloji yavaş yavaş geliştiriliyor. Bu gelişmelerin bir bölümünü Elon Musk'a borçluyuz.

Mars gezegeninin 2003 yılında Hubble Uzay Teleskobu tarafınan çekilen bir fotoğrafı.


2001 itibarıyla, Elon Musk, yazılım işini bırakıp,  Mars'ta, örnek bir sera kurmak hedefiyle yola koyuldu. Bunun, 16 yıl sonra bile hala çılgın bir proje olduğunu belirtmeliyim. Musk'ın yolculuğunun ilk durağı Rusya idi. Rusya'dan bir roket alma niyetiyle, NPO Lavochkin ve Kosmotras gibi havacılık ve uzay şirketleriyle görüştü. Mars'a sera kurma projesini anlattığında şirket yetkilileri Elon Musk'ı başlarından savdılar. Musk 2002 yılında, aynı niyetle Rusya'ya geri döndü. Bu kez görüştüğü şirketler, roket başına 8 milyon dolar fiyat verdiler. Musk bunu çok pahalı bulup toplantıyı terk etti. Dönüş yolculuğunda kendi roketlerini çok daha ucuza üretebileceği bir şirket kurma fikri ortaya çıktı. https://en.wikipedia.org/wiki/Elon_Musk#SpaceX

Mars'ta bir koloni kurma fikri ile aramızda duran en büyük engellerden birinin, roket maliyetlerinin yüksekliği olduğuna kanaat getiren Musk 2002 yılının Haziran ayında, 100 milon dolar sermaye ile Space X şirketini kurdu. Eylül 2008'de, SpaceX'in ürettiği Falcon roketi, bir ticari uyduyu yörüngeye yerleştiren ilk özel şirket roketi oldu. Falcon 1'in ardından, SpaceX, şu an kullanımda olan efsanevi Falcon 9 roketlerini üretmeye başladı. Bu roketi efsanevi yapan özellik, roketin ilk aşamasının, yükünü uzaya bıraktıktan sonra Dünya'ya geri dönüp dikey bir biçimde iniş yapabiliyor olması. Bu dikey iniş, uzay endüstrisi açısından çok önemli. Çünkü, şimdiye kadar kullanılan diğer roketlerin aksine, Falcon 9 bir kez kullanılıp uzay çöpü haline gelen bir araç değil. Falcon 9'un ilk aşaması, defalarca kullanılabiliyor. Bu da uzaya yük veya insan taşıma maliyetini önemli ölçüde düşürüyor. SpaceX uzay yolculuğunun maliyetini düşürmek ve bu yolculukları, Mars'ta bir insan kolonisi kurabilecek maliyet ve güvenilirlik seviyesine getirmek konusunda sağlam adımlar atıyor.





SpaceX (@spacex) tarafından paylaşılan bir video ()



SpaceX şirketi sadece roket değil, aynı zamanda insan ve yük taşımaya uygun olan Dragon uzay kapsülünü de üretiyor. SpaceX'in  NASA ile, Uluslararası Uzay İstasyonu''na kargo taşıma konusundaki kontratı, 2008'den bu yana yenilenerek sürmekte. Bu kargo taşıma işi şu an, mürettebatsız Dragon kapsüllerı ile yapılıyor. Henüz bu kapsüller henüz insan taşımada kullanılmadılar ama bu yılın sonunda 14 gün sürecek mürettebatlı bir uzay görevi de şirketin planları arasında. Elon Musk'ın her fırsatta söylediği üzre, hedef Mars'a insan taşıyabilmek.



Last month, SpaceX launched a Dragon spacecraft on a resupply mission to the International Space Station, carrying thousands of pounds of critical supplies and hardware to the outpost. One item delivered on this mission by Dragon was the International Docking Adapter. When attached to the @iss, this hardware will enable any type of spacecraft to deliver astronauts to the station, from US commercial spacecraft under development like our Crew Dragon, to future international spacecraft yet to be designed. Today, the docking adapter is being extracted from Dragon's trunk with the station's robotic arm. On Friday, NASA astronauts will conduct a spacewalk to install it. Dragon is scheduled to return to Earth on August 26, carrying important scientific data and materials from the station. As the only spacecraft currently flying that is capable of returning significant amounts of cargo to Earth, we’re glad to be able to use Dragon’s unique capabilities to support the vital research work of the ISS - and to advance scientific knowledge for the entire world.
SpaceX (@spacex) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()



Milyarder bir iş adamı, bir yandan, olası bir felaketten önce, Dünya'daki yaşamı Mars'a taşıyabilecek teknolojiyi üretmeye devam ederken, diğer yandan bu olası felaketin tarihini de mümkün mertebe ileri atmak çabasında. Bu yüzden Elon Musk, aynı zamanda elektrikli araba üreten Tesla Motors ve güneş enerjisi ile çalışan teknolojiler üreten Solar City adlı şirketlerin de ardındaki zihin.

Felaket senaryoları bir yana, geleceğin fosil yakıtlarda olmadığını öngörmek zor değil. Çünkü Dünya üzerinde fosil yakıtlar sınırlı miktardalar ve bir gün tükendiklerinde, bizim hala motorlu taşıt kullanıyor olacağımız neredeyse %100 kesinlikte.  Dahası, yukarıda da belirttiğim gibi, başka gezegenlerde bir geleceğimiz olacaksa, o geleceği de fosil yakıtlara bağlamak saçma bir hareket olur. Bu yüzden, fosil yakıtlara bağımlılığımızı ortadan kaldırmak üzere, çok geçmeden daha verimli teknolojiler üretme zarureti var. Tesla ve Solar City, bu boşluğu büyük ölçüde dolduran şirketler.

Tesla'nın ürettiği elektrikli arabalar, sadece herhangi bir benzinli araba performansı göstermekle kalmıyor, aynı zamanda çok gelişmiş bir oto pilot donanımı ve yazılımı ile, sürücüsüz otomobil teknolojisine öncülük de ediyor. Şu an Tesla ile ilgili tek sorun, yüksek maliyeti gibi görünüyor. Eğer Musk, SpaceX'te yaptığı gibi, Tesla'nın da kalitesini koruyarak maliyetini düşürmeyi başarırsa, biz çevreye duyarlı insanların araba kullanırken duyduğumuz suçluluk duygusuna da büyük bir çare olacak. (Yukarıda bahsedilen TED konuşmasında Musk, bir sonraki Tesla serisinin normal bir binek araba fiyatında olacağını duyuruyor.)

Tesla (@teslamotors) tarafından paylaşılan bir video ()


Elon Musk'ın yatırım yaptığı konuların arasında, günlük hayatta hiçbirimizin aklına gelmese de çok da uzak olmayan bir gelecekte kontrolden çıkıp insan yaşamını etkileme gücüne sahip olabileceği öngörülen yapay zeka da var. Büyük sermaye sahibi bir şirketin ya da bir insanın yapay zeka konusunu kötüye kullanma riski var örneğin. Bunu önlemeyi amaç edinmiş, kar gütmeyen bir organizasyon olan Open AI, yapay zekanın insan dostu ve güvenli olması, ve tüm insanların yapay zekanın sunduğu avantajlara eşit erişimi olmasına yönelik çalışmalar yapıyor. Bu şirketin yatırımcıları arasında Windows ve Amazon da bulunuyor. https://openai.com/about/

Tüm bu yaptığı işler bir araya gelince, Elon Musk'ı bir çeşit süper kahraman olarak görmemiz doğal. İsim vermek gerekirse, Tony Stark (Iron Man), Elon Musk'ı benzetmek için en uygun süper kahraman gibi görünüyor. İkisinin de hem babalarının, hem kendilerinin mühendis olması, ikisinin de dolar milyarderi olmaları ve paralarını insanlığın geleceğini güven altına almak üzere teknolojiler geliştirmek için kullanmaları, ikisinin de insanlara parmak ısırttıran şaşırtıcı işlere imza atmaları bu benzerliklere örnek olarak verilebilir. Fakat Elon Musk ile Iron Man'i bir araya getiren bir konu daha var ki, insana "Yok artık, daha neler!" dedirtiyor. Yazının önceki bölümlerinde, SpaceX Dragon uzay aracının yakında mürettebatlı uçuşlara başlayacağını belirtmiştim. Bu uçuşlar için kullanılacak astronot giysilerini yapması için, aralarında Iron Man'in de bulunduğu bir çok süper kahramanın kostümlerini tasarlayan Jose Fernandez'i seçti Elon Musk. http://www.newsweek.com/spacex-hires-iron-man-costume-designer-spacesuits-457293

Her ne kadar Dünya'daki tüm kaynakların %99'una sahip olduğu iddia edilen %1'lik kesime dahil olsa da, kendisiyle aynı havayı solumaktan dolayı mutlu olduğumuz kişilerden Elon Musk. Yakın bir gelecekte insanlığın kaderini tayin edebilecek kadar önemli işler yapıyor. Bize de bu işleri merak ve hayranlıkla izlemek düşüyor.

-------------------

* Bu yazıda pek değinme fırsatı bulamadığım bir konu da Elon Musk'ın bilim-kurgu sevgisi. Yazının başlığı olan "Tabii ki de Seni hala Seviyorum" (Of Course I Still Love You), SpaceX'in Dünya'ya geri dönüp, dikey olarak iniş yapabilen roketi Falcon 9'ın iniş yaptığı yüzer platformlardan (Elon Musk onlara "drone ship" demeyi seviyor) birinin adı. Yukarıda paylaştığım Falcon 9'un iniş videosunu (instagram) izleyen dikkatli gözler platormun adı ile yazının başlığı arasındaki bağlantıyı keşfettiler bile.)
Bir diğer iniş platformunun adı ise "Sadece Yönergeleri Oku" (Just Read the Instructions). Bu isimler, bilim-kurgu yazarı, Iain M. Banks'in "Kültür" serisinde yer alan uzay gemilerinin isimleri. https://en.wikipedia.org/wiki/Autonomous_spaceport_drone_ship#Naming

SpaceX'in roket inişlerini yaptığı Of Course I Still Love You iniş platformu (drone ship).







Friday, January 13, 2017

Konuk Yazar: Murat Oğru - Uzay Gemileri ve Soba Maşası

Uzay temalı Ocak ayının ilk konuk yazarı Murat Oğru. Kendisi, yazılarımı yayınladığım başka bir siteden komşum olur. Ozlem Sencan Blog okurları için nostaljik bir yazı yazdı. Bu içten yazı ile bizlere zamanda yolculuk yaptırdığı için Murat Oğru'ya çok teşekkür ediyoruz.

Dikkat: "Anne terliği" muadilleri, kavga ve dövüş sahneleri içerir. 

http://www.papercraftsquare.com/hermes-spacecraft-free-paper-model-download.html



UZAY GEMİLERİ VE SOBA MAŞASI
1975 yılıydı. 5 yaşımdaydım. 47 yaşında olup da 5 yaşını hatırlamak hayra alamet midir yoksa bir nevi bunama işareti olarak alınıp metrolarda otobüslerde genç zibidilere dik dik bakarak ben hasta ve yaşlı bir adamım imajı vermeye hak kazanmak mıdır bilmiyorum ama hatırlıyorum işte.
O zamanlar kiracısı olduğumuz bahçeli evin tam karşısında Yunus bakkal vardı. Hava kararmaya başladığında pencerenin önündeki divana konuşlanır ve ışıklarını yakmasını beklerdim. Zaman tahmin etme aracı olarak Yunus bakkalın ışıklarını açması demek tek kanallı televizyonumuzun yayın saatinin başladığı anlamına geliyordu. Işıklar yanar, ben koşarak annemin eteğine yapışır ve üzerindeki dantel örtüleri açarak televizyonun düğmesine basmasını ve yaklaşık 1 dakika sürecek olan ekranın kendisine gelme sürecini heyecanla izlerdim.
Uzay 1999 diye bir dizi vardı. Tüm memleket bayılırdı bu diziye. Herkes Maya ismindeki kızcağızın başka başka yaratıklara dönüşmesinde heyecanlanırdı ama benim özellikle izlediğim şey uzay araçlarıydı. Harika tasarımları vardı.
Bir sabah uyandığımda, o araçlardan birinin kartondan prototipini yapmaya karar verdim. Ne kadar zor olabilirdi ki? Annemden gerekli malzemeyi istedim ve kendisi bana ışık hızı ile temin etti bu malzemeleri. Sanırım o da diziden etkilenmişti. Ya da girişeceği çamaşır yıkama operasyonunda ayak altında dolaşmamam için yakaladığı fırsatı değerlendiriyordu.
Malzemeler önümde ne yapacağımı düşünürken ev sahibimizin oğlu Ergun girdi oturma odasının kapısından. 11-12 yaşlarındaydı yaşına göre biraz iri kıyımdı. 5 yaşımda iken bile hazzetmezdim kendisinden. Ancak insan 5 yaşındayken çok fazla dost seçebilme şansına sahip değildi ve bununla idare etmek zorundaydım.
“Naapıyon?” dedi. “Uzay gemisi yapcam olm ben!” dedim. “Tamam gel beraber yapalım” dedi ve başladık. Genelde  Ergun yürüttü operasyonu. Bana sadece şunun kıyısından tut şuraya yapıştırıcı sür şeklinde  minik yardımlar ve genel projenin gidişatı hakkında yorum yapmak kaldı ama sonuç mükemmeldi. Oldukça benzemişti ekrandaki uzay gemilerine. Hayranlıkla seyrediyorduk. Bir iki elimize alıp havalarda uçurduk yumuşak inişler yaptık filan. Keşke boyamız olup da birde boyayabilseydik ama ben sadece karton makas ve yapıştırıcı istemiştim. Neyse böyle de iyiydi.
Sonrası ise kabus… İri kıyım  Ergun, “Bunu ben yaptım eve götürücem!” diyerek oyunbozanlıktaki ilk hamlesini yaptı. “Bende malzeme benimdi. Sen de yardım etmeseydin ben zaten yapacaktım ki!” dedim. Tartışma hararetlendi ve Ergun uzay gemimi kapıp hızla kapıya doğru koştu. Ben de arkasından kaplan gibi fırlayıp sırtına yapıştım ve hiç vakit kaybetmeden kulağını ısırmaya koyuldum. Hem can acısı hemde denge kaybı sebebiyle Ergun bir iki yalpalayıp sırt üstü sobanın üstüne devrildi. Ben de altında kaldım. “İn ulan üstümden!” diye bağırırken gözüm kapıda bizi izleyen anneme takıldı. Sonra devrilip yerlere saçılmış soba borularına, ve soba borularından yerlere saçılmış kara kurumlara. Ağlıyordu annem. Daha yeni temizlemiştim diye mırıldanıp anksiyete nöbetleri geçirmeye hazırlanıyordu. Sonra nöbet filan geçirmeyi boş verip rahatlamak adına yerde ayağının dibinde duran soba maşasını aldı eline. Bana doğru bir adım attığında şerefsiz Ergun kapıdan sıvıştı.
Bugün hala sinemada olsun evde olsun bir uzaylı film seyretsem kıçıma defalarca inmiş maşanın acısı dalga dalga yayılır içime. Anneme kızmam ve bunu bir psikolojik vaka haline getirmem ama o gün birkaç saat sonra Ergunun anasının kulağı bandajlı eleman ile birlikte şikayete gelmesi nedense içimde bir nevi gurur ışıltısı oluşturmuştu. Bu ışıltının ne anlama geldiği hakkında hiç de öyle uzun uzadıya düşünmedim.Sadece hoş  bir duyguydu ve tadını çıkarmıştım. Ayrıca Uzay gemisi kanatlarından biri düşüp arbede de ezilmiş olsa da hala benimdi ve uzunca bir süre uçuş denemelerini benim kaptanlığımda yaptı.
Hoşcakalın
Murat OĞRU


............

Bu ay bir konuk yazarım daha vardı: Volkan Arslan. Volkan'ın yıldızları izlemenin ve kainatın sonsuzluğunu düşünmenin üzerimizdeki iyileştirici etkisini anlattığı, ve Amerikan yerlilerinden bir efsaneye yer verdiği yazısını aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.

http://ozlemsencanblog.blogspot.ca/2017/01/konuk-yazar-volkan-arslan-volkann-yazs.html

Duyuru: Ozlem Sencan Blog - English yayında!



Sevgili Ozlem Sencan Blog okurları,

Bugün itibarıyla Ozlem Sencan Blog'un İngilizce bölümünü törenle hizmete açıyorum. Çalışkan blogcunuz artık hem Türkçe, hem İngilizce yayınlarla ekranlarınızda olacak.

Alışkın olduğunuz Türkçe blogun ve çiçeği burnunda İngilizce blogun içerikleri birbirinden farklı. Yani bir Türkçe yazıları İngilizce'ye çevirip öbür tarafa yüklemiyorum. 

Ozlem Sencan Blog - English sitesinin tamamıyla özgün bir içeriği var. 

Yakın zamanda, Facebook sayfası da kullanıma açılacak, böylece dilerseniz İngilizce blog yazılarını da takip edebilirsiniz. 

Daha önce medium.com 'da da yayınlamış olduğum ilk İngilizce blog yazımın linki aşağıda:



Tüm okurlara şimdiden keyifli okumalar dilerim. 

Saygılar
Özlem Şencan

Blog Archive

Powered by Blogger.