Thursday, December 8, 2016

Röportaj - Mukaddes, Bulgaristan'dan Türkiye'ye Göç Hikayesini Anlatıyor: Bölüm II


  • İlkokula Bulgaristan'da başlamıştın. Göç ettikten sonra Türkiye'de devam ettin. İki ülkenin eğitim sistemlerindeki farkları ve eğitime bakış açılarını hatırladığın kadarıyla anlatır mısın?
Ben 2 yaşında kreşe verilmiş bir çocuğum. Orada okul öncesi eğitim zorunluydu. Tabii kimse size 2 yaşında çocuğu getirin demiyordu ama 10 aylıkken vermek zorunda kalan çalışan aileler de vardı 3 yaşında başlatanlarda. Anaokulunda tüm dersleri uygulamalı görüyorduk. Hayvanları, bitkileri vb. hep görerek, dokunarak öğrendik. Bir de tüm anaokulu hayatım boyunca mecburi olan öğlen uykularım vardı.

En temel fark buradakinin aksine okul öncesi eğitimin zorunlu olmasıydı değim gibi. Ben orada sıradan bir devlet okulunda ilkokula başladım. Hani her şehirde her kasabada bir tane Cumhuriyet İlkokulu vardır ya, onun gibi düşünebiliriz. Ancak okula başladığım yıl devlet bana tüm defter ve kitaplarımı verdi. Kıyafetlerimi verdi. Okulda kullanacağım materyalleri verdi. Sınıfımız amfi gibi düzeni olan tekli sıralardan oluşan bir sınıftı. Sınıf kapısının hemen dışında kendimize ait dolaplar vardı. Tıpkı şu Amerikan filmlerinde olduğu gibi.  Bu dolaplar sadece 1. sınıflara veriliyordu ama. Sanırım henüz küçük olduğumuz ve şahsi eşyalarımızın mesuliyetini alamayacağımız düşünüldüğü için.

Sabah aileler bizi okula bıraktığında sınıfça yemekhaneye gider kahvaltı ederdik. Sonra derse başlardık. Öğle olduğunda yine yemek için yemekhaneye götürülür oradan da 1 saatlik öğle uykusu için yatakhanelere alınırdık. Bu da sadece 1. sınıflar için yapılan bir uygulamaydı. Tabi biz öğlen uyumak istemez, yanımızda gizlice getirdiğimiz oyuncaklarımızla yorganın altında öğretmene yakalanmadan oynamaya çalışırdık. Çocukluk işte.

Bir de yine bizlerin yani 1’lerin katılmasının zorunlu olduğu ücretsiz hafta sonu gezileri vardı. Hemen hemen her hafta sonu tarihi bir yere götürülürdük. Öğretmenler bize rehberlik eder, oranın Bulgaristan ve öncesi ile ilgili tarihi değerini anlatırdı. Birinci sınıfa dair hatırladığım en net şeyler bunlar. Bu arada tüm bu anlattıklarım için ailelerimizden öyle uçuk kaçık aylık/yıllık ücretler alınmazdı. Belki sembolik bir miktar ödeme yapılırdı, o kadar.

Baktığınız zaman normal bir devlet okulunun 27 yıl önce öğrenciye sunduğu bu imkanları günümüzde ancak kolejler sunabiliyor. Daha birkaç yıl önce ücretsiz kitap dağıtılmaya başlandı. Orada birinci sınıf anaokulundan sonra bir geçiş gibiydi. Öğrenci bir anda onlarca sorumlulukla karşı karşıya bırakılmıyordu. Okul sevgisinin başladığı yıl olduğunun farkında olan bir sistemdi bence. Ülkemize baktığımızda 1.sınıfa giden çocuk el yazısını öğrenmeye zorlanıyor, sayfalarca ödevle baş başa bırakılıyor. Erken kalkması, uykusu, yemeği düşünülüyor diyemem. Bu yüzden de aileler adapte olmaya çalışan çocuklarının peşinde sefil oluyorlar resmen. Ben ana hatlarıyla şartları ortaya koydum, bakış açısını değerlendirmeyi sizlere bırakıyorum.


  • Türkiye'ye göçerken tüm mal varlığınızı Bulgaristan'da bırakmıştınız ve buraya en çok 1 metrekareye sığdırabildiğiniz eşyalarınızla gelmiştiniz öyle değil mi? Yanılıyorsam düzelt. Bu neredeyse sıfırdan başlamak demek. Neye güvenip de geldiniz Türkiye'ye? Ne gibi sıkıntılar çektiniz hayatınızı yeniden kurmaya çalışırken? En nihayetinde beklediğiniz gibi oldu mu her şey?
Söylediğin doğru. Her aileye 1 metrekarelik yer verildi trende. Ne sığdırabilirseniz artık. Altın geçirmek yasak, döviz geçirmek yasak. Elektronik cihazlara fahiş paralar aldılar geçirmek için. Şöyle söyleyeyim; çift kasetçalarlı bir müzik seti almıştı babam hiç unutmuyorum. İnsanlar böyle şeyleri gizlemeye çalışıyordu çünkü arama yapıyorlardı. Bizim tren hareket etmeden önce arama yapılırken babam çıkarttı kasetçaları, kompartmandaki masanın üstüne koydu. Bir de kaset koydu başladı çalmaya. Bildiğin artislik yaptı yani. Tabi bu bize yapılanlara tepki idi kanımca. Kasetçaları 1200 levaya  almıştı,geçirebilmek için ödediği gümrük vergisi ise 3600 leva. Hal böyle olunca insanlar yastıkların içine altınlar mı dikmedi gizlemek için. Yemek yaptıkları tencerelerin içine yine altınları mı gizlemediler, kıyafetlerin arasına ellerindeki dövizleri mi saklamadılar. Tam curcuna diyeceğim ama aslında çok acı şeyler tabi.

Bir de yine aklıma kazınan bir an da tam sınırdan geçmeden önce yine Bulgar tarafında trenimiz durduruldu. Tüm vagonları açtılar. Görevliler ellerindeki bıçaklarla yorganları yardılar. Yapağı dediğimiz koyun yününden yapılma yorganları geçirmemize izin vermediler. Neymiş? Koyun yünü para edermiş. Yani sıfırdan başlamak hakikaten duruma uyan bir tabir.

Ailem neye güvendi gelirken bilemiyorum. Sanırım öncelikle Türk hükümetinin bize kucak açmasına ve bizi mağdur etmeyeceğine güvendiler. Sonra da kendi çalışkanlıklarına ve azimlerine. Hayatımızı yeniden kurmaya çalışmak tabii ki çok zordu. Özellikle ekonomik olarak. Anlattığım şartlar altında gelmiş olduğumuz için elimizdeki para kısıtlıydı. Ailemin bir an önce iş bulup çalışması gerekiyordu. O yüzden de iş ayırt etmeksizin bulabildikleri işlerde çalışmaya koyuldular.O zamanlarda gelen ailelerin çoğu geri döndüğü için aileme güvenip iş veren bir yer bulmak da zor oldu bu arada. Hiç hakkını ödeyemeyeceğimiz uzak akrabalarımız vardı burada. Geldiğimizde biz ve halamlara yani iki aileye 1 ay evlerini açtılar. Bizi doyurdular, misafir ettiler, yardımcı oldular. Hala hayır duamızı alırlar.

Sonra kendi evimize çıktık.4 göz bir ev ve iki aile...Bir zaman sonra tek başımıza başka bir ev. Öyle öyle bugünlere kadar geldik. Ancak bana sorarsanız çektiğimiz en önemli sıkıntıyı şu cümle ile özetlerim : Bulgaristan'da iken Türk'tük,Türkiye’de Bulgar olduk. Orada etnik kimliğimiz yüzünden sıkıntı yaşadığımız için buraya geldik ama buradaki insanlara da Bulgar olmadığımızı anlatmakta epey güçlük çektik. Maalesef. Her şey beklediğimiz gibi olmadı tabi bunun sonucunda. Kendi adıma söyleyecek olursam, özellikle psikolojik olarak hayat mücadelem çok erken bir yaşta başlamış oldu.

Bulgaristan’da, Türk olduğunuz için gördüğünüz baskı ve ayrımcılıktan kurtulmak için, memleket saydığınız Türkiye topraklarına göç ettiniz. Türkiye’ye geldiğinizde sizi bağrına basan, göç etmenize sadece aracılık etmeyip buradaki rahatınızı ve refahınızı da sağlamaya çalışan bir memleket profili görmeyi bekliyordunuz. Bu beklentiniz gerçekleşti mi? Peki Türkiye'de daha farklı bir ayrımcılığa maruz kaldınız mı?
Az önce biraz bahsettim aslında. Buraya gelen ailelerin bir kısmına devlet ev verdi. İlk geldiğimiz zaman bizi seçtikleri yerlere yerleştirmeye çalıştılar. Bize Amasya’ya gidin denmişti mesela. Ama babam o zaman burada olan akrabalarımıza fikir danıştı. Onlar da oralarda yapamayacağımızı, Trakya’ya kıyasla adaptasyonda daha çok zorlanacağımızı söylediler. Sanırım buralarda göçmen kökenli bir nüfus olması sebebiyle daha rahat edeceğimizi düşündüler. Babam da söylenenleri dikkate alıp gitmedi.

Sonra bize Kırklareli’nin bir köyünün biraz dışında yapılmış evlerden vermek istediler. Ancak babam bizim eğitimimizin ve şartlarımızın orada çok zor olacağını düşündüğü için gitmedik. Bir şekilde kendi imkanlarımızla tutunduk. Ancak şunu çok net söyleyebilirim ki o zaman gelen ailelerin çok önemli bir kısmı burada karşılaştıkları zorluklara dayanamadı ve geri döndü. Tabii ki etrafımızda bize çok saygılı davranan ve yardımcı olmaya çalışan insanlar vardı. Genelleme yapmak hiç doğru olmaz ancak etnik kimliğimizi burada anlatmak gerçekten çok zor oldu. Yaşadığımız mahallede çocuklar, biz Bulgaristan'dan geldik diye bizimle sokakta oyun oynamak istemiyorlardı mesela. Bu defa da Bulgar zannettikleri için bir ayrımla karşı karşıya kalmıştık


  • Peki sen annen ve babanın yerinde olsaydın aynı kararı verir miydin? Göç eder miydin yoksa "Bir gün nasılsa bu eziyetler de bitecek." diye düşünüp Bulgaristan'da kalır mıydın? 
Bunu ben de dönem dönem sorarım kendime. Çok büyük ve zor bir karar olduğu kesin! 34-35 yaşlarında iken yanında biri 7 biri 14 yaşında iki çocukla ülke değiştirmeye karar vermek gerçekten her babayiğidin harcı değil. Sırf bu sebepten ailemin hakkını ne yapsam ödeyemem çünkü bana göre kendi rahatlarından, standartlarından, hayatlarından vazgeçip bize bir hayat kurmak istediler. Çocuğum olmadığı için tam olarak onların penceresinden bakamıyor olsam da ben de muhtemelen aynı kararı verirdim. Çünkü onlar kadar olmasa da ben de o baskıları yaşadım ve psikolojik olarak insanı ne kadar çok yorduğunu biliyorum. Ben de çocuğumu bunlardan kurtarmak isterdim sanırım. Tabi bu kararı verirken yanımda olan adama da fazlasıyla güvenmem gerekir. Annem babama epey güveniyormuş demek ki ailesine sahip çıkma konusunda.


  • Eğer etnik ve kültürel ayrımcılığa uğramasaydınız  yine de göç eder miydiniz sence?
Zannetmiyorum. Sonuçta orada standartlarımız gayet iyiydi. Ailemin maddi durumu yerindeydi. Bağlarımız ,bahçelerimiz vardı. İyi eğitim alıyorduk ve fırsat eşitliğimiz vardı. Durup dururken insan neden bunları arkasında bıraksın ki? İnsanlara söylediğimde bunu abartı sanıyorlar ama gerçekten biz zengin-fakir kavramını burada öğrendik.


  • Hala ara sıra Bulgaristan'a gidip geliyorsun. Üstelik orada doğduğun için çifte vatandaşlığını da aldın. En son oy kullanmaya gitmiştin yanılmıyorsam. Bize biraz haber verir misin, şu an durumlar nasıl orada? Türkler hala ayrımcılığa uğruyor mu? (Eğer yanıtın evet ise) Bunun önlenmesi için herhangi bir çalışma yapılıyor mu? Bulgaristan'da yaşayan Türkler politik olarak yeterince temsil ediliyorlar mı?




Bu konuda çok fazla bilgi sahibi olmamakla beraber son yıllarda yine baskıların eskisine göre arttığını duyuyorum. Devlet bunları önlemek için herhangi bir çalışma yapıyor mu bilemiyorum doğrusu. Yapıyorsa akıllık ediyordur ama. Sonuçta Türkler orada var ve oranın da vatandaşı. Kabinede Türk milletvekillerinin ve bakanların olduğunu duymuştum. Temsil oranımız tatmin edici mi bilemem ancak bu bile onca yaşananlardan sonra nispeten pozitif bir durum bence. Diğer yandan temsilimizi engellemek isteyen kafatasçı bir zihniyetin de maalesef hala var olduğunu biliyorum. Bahsettiğin seçimlerde Türkiye’de yaşayan vatandaşların oy kullanmamaları için türlü oyunlar çevrildiğini kulaktan dolma da olsa işitmişliğim var.

  • Türkiye'de yaşamaya devam etmek istediğin için, bu Cadı avı ortamında seni zor durumda bırakmamak adına, ayrımcılığa uğramamak için o kadar ülke değiştirip yıllar sonra kendi ülkende hem günlük yaşamın her yerinde cinsiyet bazlı ayrımcılığa, hem de sadece ülkenin kuruluş değerlerine sahip çıktığın için ideolojik ayrımcılığa uğramak, ülkeyi yöneten kişiler tarafından çapulcu, vandal ve bilimum kötü şey ilan edilmek hakkında ne düşünüyorsun? Bu senin göç ile ilgili düşüncelerini değiştirdi mi? diye sormayacağım ama sen yine de dilersen anlatabilirsin. 
Biz aile olarak bu sorunun tamamına cevap olabilecek bir söylemde bulunuyoruz son zamanlarda. Maalesef diyerek aktarmak isterim : Böyle yönetileceğimizi bilseydik hiç yerimizi, yurdumuzu, rahatımızı bozmazdık. Burada yönetilmekten kasıt tam olarak senin sorunda geçen unsurlar. Özgür olarak fikrimizi, kimliğimizi, düşüncemizi beyan edebilmek amacıyla geldiğimiz ülkede çeşitli zamanlarda ve çeşitli şekillerde yine ötekileştirilmek, ayrıştırılmak, yaftalanmak çok adil gelmiyor bana doğrusu.

Ben hayatımda ilk defa 7 yaşında ezan dinledim. Buraya gelene kadar bayram benim için ailemin beni güzel kıyafetlerle giydirdiği sıradan bir günde güvenlik görevlilerine yakalanmadan gidip Türk ailelerinin elini öpmek demekti. Eniştem kuzenimi gizlice sünnet ettirdi diye hapis yattı orada. Dinini yaşayamamanın nasıl bir şey olduğunu çok iyi biliyorum. O yüzden ülkemde din unsurunun çok fazla alanda çok fazla dillendirilmesini, ayrım veya “yalakalık” unsuru olarak kullanılmasını, kısacası araç edilmesini doğru bulmuyorum. Eğer dinimizi yaşama özgürlüğümüz ülkemizde elimizden alınsaydı, o zaman anlardık yaşayabilmenin ne kıymetli bir şey olduğunu. O zaman bu kadar hor kullanılmazdı diye düşünüyorum. Sokakta Türkçe konuşmak yasaktı mesela. Ceza kesiliyordu. Köyde şalvar giymek yasaktı. Türklük sembolüymüş diye. Hayatın çok temelinde olan din,dil ve etnik köken gibi unsurlarda baskı yediğin bir yerden gelip 27 yıl sonra bu baskıların farklı şekilde vücut bulduğu bir ayrıştırma ortamında olmayı pek sevimli bulmuyorum açıkçası.


  • Sohbetimizin başında, senin bir kedisever olduğuna kısaca değinmiştik ama bence bu konuyu daha ayrıntılı bir biçimde ele almamız gerekiyor. Seni yakından tanıyanlar ve sosyal medya hesaplarını takip edenler kedilerine olan düşkünlüğünü çok iyi biliyorlar. Bize biraz kedilerinden bahseder misin?
Kırklareli’ye 3 kedimle birlikte döndüm. Alf,Eva ve Loki. İran kedisi olan bu arkadaşların  yavrularından biri de ailemin evindeydi: Paşa. Bir de Haziran ayında prensesimiz Lea katıldı aralarında. Böylece ailemin evine 5 kedi ile çökmüş oldum.


Eva’yı kısa bir zaman önce böbrek yetmezliği yüzünden kaybettim maalesef. Benim için çok kötü günlerdi. Doğduğunda bana gelmiş ve 3,5 yıl boyunca bana arkadaşlık etmişti. Işıklar içinde uyusun fıstık kızım…

Kedi,benim karakterini çok sevdiğim bir hayvandır. Hepsinin kendine özgü özellikleri var. Hırçın bir kediyi uysal yetiştiremiyorsunuz mesela. Yanınızda yatmak istiyorsa öyle olacaktır, aksi düşünülemez. Mamayı beğenmedi mi? Değiştireceksiniz, mecbursunuz. Kendi bireyselliklerine sahip çıktıklarını düşünüyorum. Bu yüzden de kedisever olduğum doğrudur. Galiba onların bu karakter özelliğini küçüklüğümden beri sürdürdüğüm “Ben bir bireyim.” mücadeleme benzetiyorum.


Sadece evinde değil, sahipsiz bulduğun her yerde kedi besliyorsun. Bir ara hem ev hem balkon kedilerin vardı mesela. Evinin önüne sokak kedileri için su ve mama bırakıyorsun. Bu herkesin sahip olmadığı bir bilinç, bir merhamet boyutu. Sence bu doğuştan gelen bir itki mi yoksa aile içinde, sosyal çevrede mi öğreniliyor?
Aileden kaynaklanan bir özellik olduğunu düşünüyorum. Kendimi bildim bileli bizim evimizde hep hayvan oldu. Dedelerim bana “Hayvan sevmeyen insan da sevmez.”derdi hep. Bu cümle kulağıma küpe olmuştur.

Kedi alıp eve getirdiğim zaman annem bana “Çabuk onu çıkar bu evden.Tüyleri dökülecek ortalığı kirletecek”benzeri cümleler kurmadı hiç. Tam tersi çöp kenarında ölmek üzere olan iki yavru kediyi montunun içine sokup eve getirdiğini bilirim onun. Bu yüzden bu sevgi aile bile değil önce anneden gelir bence. Eğer anne evdeki herhangi bir hayvana sırf millete temiz ev gösterecek ya da daha az temizlik yapacak diye çığırmıyorsa, arıza çıkartmıyorsa o anne güzel annedir benim için. Kendi de merhametlidir, yetiştirdiği çocuk da merhametli olur. Sosyal çevre belki belli oranda hayvan sevgisinin gelişmesinde etkilidir ama yine de ailenin tepkisine toslamamak şartıyla.




  • Yoğun ve yer yer kariyer babında bir kadın olarak “haddini aştığını” düşünen kişilerin ayrımcılığına uğradığın bir iş hayatının ardından uzun bir dinlenme, bir içe dönüş dönemi yaşıyorsun. Memleket ve aile kavramları etrafında dönüyor bu aralar yaşamın. Bu dönem sana Bulgaristan’dan Türkiye’ye ilk göç ettiğiniz zamanı anımsatıyor mu hiç?
Anımsatmıyor aslında. O zamanlar çok çetin bir  mücadele ile geçmişti. Şimdi de belli bir mücadelem var tabi, özellikle iş konusunda ancak o zamanlardaki kadar zorlandığımı söyleyemem. E bir de büyüdüm tabi. Şimdi olayları çok daha bilinçli olarak ele alabildiğimi düşünüyorum.


  • Peki seni ve kedilerini bundan sonra ne gibi maceralar bekliyor sence?

Belli olmaz. Tam benden gelecek bir cevap değil mi?  Hayatın içindeki işaretleri takip etmeyi seven ve önemseyen biriyim. Kaderci tarafım da kuvvetlidir bu arada. O yüzden bundan sonra ne olacaksa benim için hayırlı ve iyi olacağına dair inancım sonsuz. Mekansız biri olduğum için şehir veya ülke değiştirmek benim için işten bile değil. Bir kez yapınca bir daha ve bir daha yapabiliyorsun bunu. Bir bakmışsın kapital hayata direnemeyip İstanbul’a falan gitmişim. Ya da bir bakmışsın iyice radikalleşip Kanada’ya yanına gelmişim yüksek lisans, vs. için. Ya da belki belli bir zaman sonra “evli,mutlu,çocuklu” biri olmuşum. Bunların hiçbiri için olmaz diyemem, hepsi mümkün. Tabi hayat bana ne getirirse getirsin, beni nereye sürüklerse sürüklesin kedilerimin her daim yanı başımda olması en büyük temennilerimden biri. Biz onlarla güzel bir takımız.

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Röportajımızın orijinal hali burada sona eriyor. Sonra whatsapp üzerinden yayına hazırlama aşamasını konuşurken bir anda aklıma geliyor:

"Aaaa! Ben sana Beşiktaş'ı sormadım ya!!!"

"Dur hemen anlatayım" diyor Mukaddes. Sonra aşağıdakileri yazıyor bana:


"Bulgaristan'dan ilk geldiğimizde halamın benden 2 yaş küçük olan oğluna 9 numara Şifo Mehmet forması vermişti bir komşu teyze. Çubuklu olanından.Oğluna küçük geliyormuş. O formayı gördüğümde Beşiktaşlı olmaya karar verdim. Sonra babama gidip hayati bir karar vermiş gibi açıkladım bunu: baba ben Türkiye'de hangi takımı tutacağıma karar verdim, Beşiktaş. Henüz 6 aylıkken beni battaniyelere sarıp stadyumlara götürerek içime futbol aşkını koyan babam bu tercihimi beğendi. Meğer Bulgaristan'da iken o da bu takımı takip eder,severmiş. Böylece iş biraz tersten olsa da önce ben sonra babam Beşiktaşlı olduk. Büyüdükçe doğru bir karar verdiğimi daha iyi anladım. Kim ne derse desin Beşiktaş taraftarının bir ruhu vardır. Çarşı bizim görünen yüzümüz tabii ama aslında herkes o ruhun bir parçasını taşır.Konu sadece futbol değil yani benim için. Bıraksan daha çok şey söylerim bu sevda üzerine de en sevdiğim cümle ile özetlemiş olayım : tedavisi olmayan tek hastalık Beşiktaşlılık!"



~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


Ben de tipik bir Galatasaraylı nezaketiyle "Saygılar!" diyorum kendisine.


Tuttuğumuz takım dahil, pek çok konuda Mukaddes ile aynı fikirde olmamamıza rağmen, bunu, bize daha çok empati kurma şansı tanıdığı için, birbirimizden bir şeyler öğrenme fırsatı yarattığı için hep kendi faydamıza kullandık. Birbirimizin farklılıklarına saygı duyduğumuz hatta bu farklılıklardan öğrenme ortamları yarattığımız oranda birlikte güzellikler üretebiliyoruz.

...


Şu an bir yandan bu röportajı yayına hazırlarken aslında daha ne çok şeyi sormayı unuttuğumu fark ediyorum. Sonra "Olur o kadar!" deyip affediyorum kendimi. Ne de olsa bu benim ilk röportaj deneyimim.

Kapanış bölümünde şöyle bir açıklamada bulunma ihtiyacı hissediyorum:

Bu röportajı ajitasyon veya düşmanlık üretmek maksadıyla yapmadık.
Öncelikle göçmenlik olgusunu irdelemek istiyorduk. Göçmenliğin ilk yıllarındaki o hiçbir yere ait olmama hissini, her yerin yabancısı olmanın nasıl bir duygu olduğunu, ayrımcılığa uğramanın insanın zihnini nasıl etkilediğini konuşmak istedik. 

Bu konu geçmişte, sıklıkla anti-sosyalist propaganda aracı olarak da kullanıldı ve kolaylıkla o şekilde anlaşılabilecek bir başlığı var. Bu yüzden soruları seçerken çok dikkatli olmak, yiğidi öldürürken hakkını yememek icap ediyordu. Mukaddes'in konuşmalarından da anlaşılabileceği üzre, oradaki insanlar sosyalist bir ekonomik sistemden dolayı kaçıp gelmediler. Onların kaçtığı şey, baskı ve ayrımcılıktı.

Her insan anadilini özgürce konuşabilmek, kendisine "aile" dediği kişiler tarafından verilen adı kullanabilmek, evinde konuştuğu ve en iyi bildiği dilde eğitim alabilmek, bir başka insana zarar vermemek ve onun özgürlüğünü kısıtlamamak kaydıyla kendi geleneklerini sürdürmek istiyor. Bu isteklere ket vurulması, bir çeşit aşırılığa, kaosa ve bölünmeye yol açıyor.
Oysa ki bir toplumun temel taşı dayanışma olmalı, ayrışma değil. Bu da toplumdaki her bireyin, kendine haslığına, barışçıl bir biçimde kendini ifade etme hakkına saygı duymak ile başlayacak bir süreç. 
Ancak birbirimize saygı duyarak, hepimizin can taşıdığını daima aklımızda tutarak, birbirimizin varlığını kabul ederek ve farklılıklarımızın bizi zayıf değil, aksine daha güçlü ve daha güzel yaptığını takdir ederek tüm insanlığın faydasını gözeten, dayanışma temelli bir toplum haline gelebiliriz.

Saygılarımla. 





Wednesday, December 7, 2016

Röportaj - Mukaddes, Bulgaristan'dan Türkiye'ye Göç Hikayesini Anlatıyor: Girizgah

Çocukluğumuzun nahoş anılarından biriydi o dizi.
Başrollerinde Mine Çayıroğlu ve Aydan Şener vardı. Bir takım kötü adamlar, küçücük kıza ve etrafındakilere türlü türlü kötülükler yapıyorlardı. O dizi televizyonda yayınlandığında ben henüz 6 yaşındaydım. Kötü adamlardan korkarak, küçük kızın haline üzülerek izliyordum. 6 yaşın saflığıyla, dizide neler olduğunu ancak bu kadar anlayabiliyordum. İnsanların zaman zaman neden birbirlerine kötülük yaptıklarını ise 35 yaşın olgunluğuyla dahi hala anlayabilmiş değilim. 

O zamanlar Türkiye için televizyon sadece iki devlet kanalından oluşuyordu: TRT 1 ve TRT 2. 
TRT 2 mesai saatinin bitimiyle birlikte yayınına son verir, televizyonun karşısında akşam oturması yapan Türk ailelerini tek kanal ile başbaşa bırakırdı. 
Şimdinin gençleri için şaka gibidir herhalde. Televizyonlarından zibilyon kanala ulaşabilen, internetten Dünya'nın en ücra köşesinin haberlerini parmağının ucuyla klik yaparak izleyebilen çocuklar o zamanki halimizi çok acayip, buluyorlardır herhalde. Acayipti gerçekten de. O televizyon kanalı ne gösteriyorsa biz onu gerçek ve doğru olarak kabul etmek zorundaydık çünkü orada gördüklerimizi sorgulayabileceğimiz pek bir referans noktası yoktu hayatlarımızda. 

Yıl 1987, biz Türkiye olarak o diziyi izledik ve üzüldük. 
Ondan tam 1 yıl sonra ise, o dizide Mine Çayıroğlu'nun oynadığı karakterle aşağı yukarı aynı yaşta olan küçük bir kız ve ailesi, kendilerine ayrılan 1 metrekarelik yere sığdırabildikleri eşyaları ve özgürlük hayalleriyle, Bulgaristan'dan bir trene binmiş, Türkiye'ye doğru yola koyulmuşlardı. Mukaddes adındaki bu kızın, Türkiye'nin Bulgaristan sınır şehri Kırklareli'nde büyüyüp, kocaman abla olup, üniversite okumak için İzmir'e gelip benim sınıf arkadaşım olacağı; okulu bitirip, iş güç sahibi koskoca kadınlar olduğumuzda dahi benimle olan dostluğunu sürdüreceği varmış. Ne mutlu bana. 

Yaklaşık 16 yıl boyunca, aynı şehirde yaşamasak da her türlü bahaneyi öne sürerek görüşmek için fırsat yarattığımız, samimi bir dostluğumuz oldu Mukaddes ile. Ben Kanada'ya göçtüğümden beri de bu samimiyetimiz sanal ortamlarda sürmekte. Geçtiğimiz günlerde yine böyle bir sanal sohbet sırasında bu röportaj fikri ortaya çıktı. İkimiz de iyi bir fikir ile kolayca motive olan insanlar olduğumuz için hemen harekete geçtik ve bir iki gün içinde, az sonra okuyacağınız röportaj ortaya çıktı. 

Benim uzun uzun sorduğum, Mukaddes'in ise geniş geniş yanıtladığı bu röportaj, okuma kolaylığı açısından birkaç bölümde yayınlanabilecek. İlk bölümler sadece bizi, sınıf arkadaşlarımızı ve lise dil bölümü öğrencilerini ilgilendiriyor gibi gözükse de, çok geçmeden göç konusuna giriyoruz ve Mukaddes, bunca yıllık dostluğumuz boyunca benim bile ilk kez duyduğum çok çarpıcı şeyler anlatıyor. 

Okumaya devam ederseniz, 80'li yıllarda, Bulgaristan Türkleri'nin maruz kaldığı asimilasyon politikasını ve sonuçlarını, hem 7 yaşında bir kız çocuğunun, hem de  30'lu yaşlarında bir genç kadının gözlerinden izleyeceksiniz. 

Soruları yanıtlamaya başlamadan önce Mukaddes, aklındaki yanıtların çok uzun olmasının okuyucuyu sıkacağından endişe ediyordu. Ona ne söylemesi gerekiyorsa, kendini sansürlemeden söylemesini, okurun sıkılma ihtimalinin bizi bağlamadığını söyledim. Bu blog kar amacı güden bir yayın organı değil, tamamen keyif için açtığım ve yönettiğim bir sosyal medya aracı. Bu yüzden okurun uzun metinleri sıkılmadan okuyup okuyamamasının kendi problemi olduğunu düşünüyorum ve yayınlarımda ona göre hareket ediyorum. Bu röportajı yayına hazırlarken de, Mukaddes'in sözlerini kendi teklif ettiği yerler hariç kırpmadım; verdiği cevapların hiçbirini değiştirmedim veya kısaltmadım. Yani okuyacağınız metin, en samimi haliyle yayınlandı. 

Röportajın ilk bölümüne geçmeden önce, sosyal medyayı verimli bir şekilde kullanabilmek için saygının önemine bir kez daha değinmek istiyorum. Bu yazıda okuduğunuz şeyleri beğenmeyebilirsiniz. Burada beyan edilen fikirlere, tercihlere ve deneyim ve duygulara katılmayabilirsiniz. Bunlar sizin fikirlerinizle, tercihlerinizle, deneyim ve duygularınızla taban tabana zıt olabilir. Bu durumu kibar, saygılı ve uygar bir şekilde ortaya koyabilmeniz, tartışabilmeniz ve hepimizin faydalanabileceği fikirler üretebilmeniz için blogumu yorumlarınıza açık tutuyorum. Ancak empatiyi elden bırakmadan, saygılı bir şekilde tartışarak birbirimizden bir şeyler öğrenebiliriz. 

Bu konuda göstereceğiniz duyarlılıktan dolayı şimdiden teşekkür ederim.

Röportajın ilk bölümüne aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

http://ozlemsencanblog.blogspot.ca/2016/12/roportaj-mukaddes-bulgaristandan_7.html









Röportaj - Mukaddes, Bulgaristan'dan Türkiye'ye Göç Hikayesini Anlatıyor: Bölüm I





Merhaba Mukaddes,
bilmeyenler için seninle olan dostluğumuzun uzun tarihini kısaca özetler misin?

- İyi şeyler birden bire olur derler ya, ben buna inananlardanım. İçinde plan yoktur, hesap yoktur, tamamen duygu temelindedir birden bire olmak durumu. Dostluğumuz için de birden bire oldu desem yanlış olmaz sanırım. Evet, üniversitede aynı sınıftaydık ama hangi sebeple ve ne ara hayatlarımız birbirine karıştı bilemiyorum. Tabii ki o zamanlardan aklımda kalan birkaç kült an var: yazın Kuşadası’na yanına geldiğimde gece eğlenmeye çıkmıştık. Sonra neredeyse tamamı müzisyenlerden oluşan 20 kişilik bir grup halinde sahildeki kayalıklarda sabahlamaya karar vermiştik. O zamanlarda Kuşadası şimdiki kadar büyük ve kalabalık değildi. Daha güvenliydi bile diyebiliriz bence. Sahildeki kayalıklarda opera mezunu arkadaşımız Ayça’ya (Gümrükçü) “Zöööön bebeğim zöööön çaresiiiiz başım.” şeklinde sesiyle artistlik yapmaya çalışan ciğer yemiş arkadaşı unutmam mesela. Ya da sabahın köründe sokaklarda kollarını açmış döne döne ve şarkı söyleyerek eve giden kafası güzel abiyi.

Evet Kuşadası'nın efsane Rock barı Big Bang zamanlarıydı. Hepimizi oraya dolduran şey Rock müzik aşkıydı. Müzik bittikten sonra da hemen eve gidilmezdi. Racon öyleydi. Bir çorba içilir bazen de sahilde oturulup müzikten konuşulmaya, gitar çalınıp şarkı söylenmeye devam edilirdi.
- Okul bittikten sonra İzmir’den taşınmam sebebiyle bir süre uzak kaldık. 2008’de hayat beni yine İzmir’e taşıdı ve bundan sonrası hiç kopmadığımız bir süreç olarak ilerledi. Garip olan tarafı ikinci kavuşmamız da yine birden bire oldu ve dostluğumuzun “iyi bir şey” olduğu tescillendi. Hayatın insanı gerçekten büyütmeye başladığı “hayatını kurma dönemi” dediğimiz zamanlarda hep vardın, vardık. Kafam ne zaman bozulsa sana kaçtım. Bütün hayal kırıklıklarıma da mutluluklarıma da şahit oldun, ben de seninkilere tabi. Geldiğimiz noktada ise oğlun ve neredeyse benim de oğlum olan Aydın Ata beni ailenin bir ferdi olarak sayıyor! Daha ne istenir ki bir dostluktan.


Tanışmamıza da vesile olan üniversite bölümümüzle ilgili bir soruyla devam edelim. Seni o bölümü okumaya iten şey ne oldu? Neden Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü'nü seçtin?
- Aslında ben de sınav sistemi “mağdur”larından biriyim. İlkokuldan sonra Anadolu Lisesi’ne başladığım ilk gün ve ilk derste İngilizce öğretmeni olmaya karar verdim. Sonrasında acaba ne olayım diye hiç düşünmedim. Tek hedefim vardı: Boğaziçi İngilizce Öğretmenliği. Lise 1’i bitirdiğimiz yıl sınav sisteminde bir değişiklik oldu. Öğretmen Liselerine verilen ek puanlar sebebiyle tüm sorulara doğru cevap versem bile istediğim bölüme giremeyecek duruma geldim. Bu sebeple de öğretmenlik okuma sevdası benim için o noktada bitti. Sonrasına 3 seçenek vardı: Mütercim Tercümanlık, İngiliz Dili ve Edebiyatı ve Amerikan Kültürü ve Edebiyatı. Mütercim Tercümanlık stresli bir iş olurdu, eledim. Kalan iki seçenek arasında o günkü algım ve mantığımla şöyle karar verdiğimi hatırlıyorum : İngilizler çok stabil, tarihlerinde acayip aksiyonlar yok ve edebiyatları da Shakespeare’den ibaret. Oysa Amerika’yı haberlerde hep duruyorum. Dünyanın her yerinde olan olaylarda bir şekilde adı geçiyor. Belli ki bol aksiyonlu ve hareketli bir tarihleri var. Bu durumda muhtemelen edebiyatları da öyledir. Ve Amerikan Kültürü ve Edebiyatı okumaya karar verdim.  Şimdi baktığımda o anki varsayımlarım tartışılır hatta birçoğu da yanlış belki.  Yine de kendimce doğru karar verdiğimi düşünüyorum.
Burada kısaca başka bir şeye değineceğim. Bu kararı verirken akıl danışabileceğim kimse yoktu. Öğretmenlerin ve ailemin müdahil olmasına da pek izin vermedim. Ancak eğitim aldığım sistem o zamanlar o kadar verimliymiş ki bu sorgulamayı tek başıma yapabileceğim kadar bir şeyler katmış, eğitmiş,algımı açmış benim. Şimdi ülkemizde yetişen nesle ve kendilerini ne kadar geliştirmeye çalıştıklarına baktıkça endişeleniyorum. Bu endişenin haklılığını son yapılan PISA ölçümünde (PISA, OECD ülkelerinde okul dönemindeki çocuklar arasında 3 yılda 1 yapılan bir ölçüm olup Fen, Matematik ve Okuduğunu Anlama alanında yapılır.) ülkemizin aldığı kötü puanlar da destekliyor sanırım.

Senin büyüklerin de okuduğun bölümün adını duyunca "H..tir ordan! Amerika'nın kültürü mü varmış! @*!%" diyorlar mıydı? Benim sıkça başıma gelirdi bu. Ne diyeceğimi bilemezdim. Sen nasıl savuşturuyordun onları bir Amerikan Kültürü ve Edebiyatı öğrencisi olarak?
- Okuduğum bölümü anlatmakta ben de çok zorlanıyorum. İlk tepki şu oluyor genelde :onların kültürü mü varmış ? Ben de diyorum ki evet var. Çocukların ayıla bayıla yediği hamburgerler yani fast food onların beslenme kültürü nün bir parçası mesela. En bayıldığım! sorulardan biri de " Kendi kültürünü öğrendin mi de onlarınkini okudun?" oluyor. Şimdi bana bu soruyu soran siz deniz kültürünüzü çok mu iyi biliyorsunuz diye sorsam bir türlü , global bir ortamda güç dengelerini öğrenmek ve iyi yorumlamak için harika bir bölüm seçip okudum desem başka türlü. O yüzden ben de genelde " Biraz bizimkini biliyorum,biraz onlarınkini öğrendim,böyle geçinip gidiyorum işte napalım." şeklinde ortalama bir cevap veriyorum.

Peki zevkle okudun mu o bölümü?
Kesinlikle evet! Kaç defa sorulursa sorulsun yine okuduğum bölümü seçerdim, tereddütsüz.


Şimdi okulu bitirdik, üzerinden tam 10+ yıl geçti. Buradan baktığında, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünü okumanın sana neler kattığını düşünüyorsun? Seni sen yapan unsurlardan biri oldu mu orada okuduklarımız, yoksa geçici bir görev gibi, sadece diploma almaya mı hizmet etti. 
- Sondan başlayayım; bölümümüz bugünkü ben’in baş mimarlarından biridir diyebilirim. Her şeyden önce hayatla bağ kurmayı öğretti bana bizim bölümümüz. Bağ kurmaktan kastım olan biten her şeyi iyi gözlemlemek, içindeki sembolleri, işaretleri görebilmek ve bunları bildiklerimle harmanlamak. Bugün arkadaşlarımla bir film izlerken “Aaaa burada kullanılan şu objede Hristiyanlığa gönderme yapıyor.” diyebiliyorsam, Trump’ın seçilmesi endişesini etrafımdaki insanlardan aylar önce taşımaya başladıysam, güzel bir kadın olmak için illa ki sıfır beden ve boya kutusundan çıkmış gibi olmaya gerek yok düşüncesini ünlüler hashtag yapmaya başlamadan önce de savunabiliyorsam bence bunlar okuduğum bölümün bana kattıklarından kaynaklanıyor. Kısacası bölümüm bana hayatı okumayı öğretti diyebiliriz.


Bölümde okuduğumuz materyaller arasında sende en çok iz bırakanlardan birkaç tanesini bizimle paylaşır mısın?
- İlki “The Yellow Wallpaper” isimli bir kısa hikaye. 1. sınıfta okumuştuk. Hikayede şizofreni hastası olan bir kadın yaşadığı odanın duvarında olduğuna inandığı ama aslında zihninde oluşturduğu bir karakterle konuşuyordu. Sınıftaki tartışmalar sırasında dersimize gelen Ece (Saatçioğlu’ydu soyadı sanırım) Hoca’ya çalışmadığı yerden bir soru sormuştum : Neden yellow hocam? Hakikaten de takılmıştım, neden mavi değil, kırmızı değil, beyaz değil de sarı? Cevabını tam 1 yıl sonra aldım. Ece Hoca soruyu unutmamış araştırmış, 2.sınıfın başında beni yakaladı ve dedi ki  “Şizofreni hastaları tedavileri sırasında kullandıkları haplar sebebiyle bir süre sonra dünyayı sarı tonlarında görmeye başlıyorlarmış. Van Gogh’un son zamanlarında yaptığı tablolarında sarı tonlarının ağırlıklı olmasının sebebi de buymuş.” Böylece öğrenmiş oldum.
İkincisi senin de iyi hatırlayacağın, Nathaniel Hawthorne’un başyapıtı olarak da kabul edilen “The Scarlet Letter”.  Özünde din,günahkarlık vb. gibi temalar işleyen bir kitap olsa da bana göre bizlerin feminist taraflarını geliştiren okumalardan biriydi. Üzerine çok şey söyleyebilirim ancak kısaca : “O kadın sizin günah dediğiniz şeyi tek başına işlemedi kardeşim! Niye sadece kadın cezalandırılıyor acaba?” şeklinde fikrimi özetleyebilirim.
Materyal olarak adlandıramayız belki ama Dış Politika dersinde 11 Eylül sonrası Bush ve yönetiminin yaptığı tüm açıklamaları canlı izleyip, öğrendiklerimiz ışığında “Bundan sonra Amerika ne yapabilir?”i sınıfta tartışmak, Proust okuyarak var olan bir düşünce/fikri irdelemeyi öğrenmek ve Hakan Hoca’nın (Dibel) okuttuğu Reşat Ekrem Koçu bugün bile hala çok ilginç bulduğum deneyimlerdi.

Okulu bitirdikten sonra uzun yıllar özel şirketlerde çalıştın. Madencilikten ayakkabıcılığa bir çok sektörde iş yaptın. Çokuluslu bir şirkette güzel bir kariyerin varken bir anda Kırklareli'de aldın soluğu.Bol kedili ve sade bir yaşamın var şimdi. Biraz Kırklareli'den ve oradaki hayatından bahseder misin?




- Aslında birçok insana göre kötü bir sebepten dolayı Kırklareli’deyim. Son çalıştığım şirkette Satış Müdürlüğü yaparken şirket bizim birimimizi kapatma kararı aldı ve yollarımızı ayırdık. Hal böyle olunca iş arama sürecinin daha kolay olması için ve de ailemden uzun yıllardır ayrı olmam sebebiyle özlem duygum da tavan yaptığı için Kırklareli’ye döndüm.

Kırklareli’yi insanlar şöyle tanımlar : Garı olan ama treni olmayan, uçağı olan ama havaalanı olmayan,denizi olan ama sahili olmayan şehir. Bunların hepsi doğru bu arada. Kızı, buzu (kış ayazı) ve peyniri meşhur denilen bu küçük şehir “mutlu insanlar kenti”dir. Bir ucundan diğerine yürümek 15-20 dakika sürer. Araç bir ihtiyaç değil burada. Eğitim seviyesi oldukça yüksektir. Üniversite kazandırma oranının en yüksek olduğu illerden biridir. İnsanları her yaşta eğitimi oldukça önemser. Atatürkçü ve çağdaş bir şehirdir. Gelen herkesi sevgiyle kucaklayan, yardımsever ve sıcakkanlı bir halki vardır. ”Nabıyon be? –İyi nabayım,sen nabıyon?” diye konuşan insanlardan nasıl zarar gelsin ki, değil mi ama?  

Unutmadan hardaliyemizden bahsetmek isterim. Üzümden yapılan bu içecek için Atatürkümüzün “Bu içeceği milli içecek yapınız.” şeklinde bir vasiyeti vardır ancak maalesef yeteri kadar tanınmıyor.

Buradaki yaşamım yazdıklarımdan da anlayabileceğin gibi kolay ve sade. Sabah çarşıya giderken esnafa gülümseyerek “Hayırlı işler” dilemenin, araca bağımlı olmamanın, her yere yürüyerek ulaşabilmenin, her işini uzun bekleme süreleri ile gerilmeden halledebilmenin keyfi gerçekten paha biçilmez bence! Her yere yürüyerek gitmenin kolaylığı, araca bağımlı olmamak, tüm resmi daire ve banka işlerini hızlıca halledebilmek günümüzde önemli bir avantaj ve hatta lüks. Üstelik ailem,sevgilim,sevdiklerim burada. Daha ne olsun ki? Evet,bazen sıkıcı gibi görünse de burada hayatımı küçültmüş ve sadeleştirmiş olmaktan mutluyum.En azından şimdilik!



Bu röportajı yapmamızın en önemli nedenlerinden biri, göç deneyimi üzerine konuşmaktı. Ben o kavrama 35 yaşımda hasıl oldum. Tüm eşyalarını, evini aileni, dostlarını, işini arkanda bırakıp, bir iki bavul eşya ile ülke değiştirmek ve orada sıfırdan başlamanın ne demek olduğunu ancak kafamda oturtmaya çalışıyorum. Sen ise bu deneyimi bundan neredeyse 30 yıl önce yaşamıştın. Öncelikle ülke değiştirmek küçük bir çocuğu nasıl etkiliyor onu sormak istiyorum. Burada anlatacakların kendi çocuğumun nasıl bir süreçten geçtiğini anlamak için bana da bir ışık olacak. 
- Bu soru başlı başına bir kitap konusu aslında. Özellikle küçük çocuk gözünden. Ben buraya 7 yaşımda geldim. O zamanlar aslında hayatımda ne kadar ciddi izler ve belki travmalar bırakmış şimdi şimdi anlayabiliyorum. Dahası o zor zamanları çocuk olarak yaşamanın karakterime nasıl etki ettiğini anladıkça şaşırıyorum. Buraya gelmek o zamanlarda bana oyun gibi gelmişti. Zaten hareketi ve değişikliği seven bir çocuk oldum hep. Yeniye olan merakım da işin içine girince yeni ev, yeni insanlar, yeni arkadaşlar fikri bana süper gelmişti. Tabii “Türkiye Rüyası” nın etkisi bu düşüncede oldukça fazlaydı. Biz ordayken Türkiye hep şöyle anlatılırdı : Orada Türkçe konuşabiliyosun, yasak değil, kimse sana kızmıyor ya da sana ceza vermiyor. Dinini özgürce yaşayabiliyorsun. Camiler var ve ezan okunuyor. Bayramları gizlice kutlamak zorunda değilsin. Bir de çok çeşitli yiyecekler var. Her yer çok güzel. Bunlar benim çocuk aklıyla zihnimde yer edinenler aslında. Hakkında bunları duyduğun bir ülkeye gitmek ne kadar kötü olabilirdi ki?
Sadece oradaki arkadaşlarımdan, okulumdan ve bazı akrabalarımdan ayrı kalmam gerekiyordu o kadar. Buraya geldikten sonra yaşadığım zorluklarla karşılaşana kadar oyun devam etmişti benim için.



Peki sana nasıl açıklamışlardı durumu? Sen göç etmenizin ardındaki nedenleri o zaman nasıl okumuştun, şimdi bu yaşında nasıl değerlendiriyorsun?
- Türkiye’ye gitmek bizde nesillerdir konuşulan bir konu olmuş hep. Bildiğin gibi bizden önce de belli tarihlerde Türkiye’ye göç dalgaları vardı. O zamanlarda gidemeyen büyüklerimize kızan dedem ve evde hep konuşulan Türkiye hayali ile büyüdüğüm için buraya gelişimiz biraz nesiller boyu kurulan hayalin nihayet gerçek olması gibiydi.


Hayal meyal hatırlasam da ailemin “Bizim Türkiye’ye gitmemize izin veriyorlar. Bundan sonra sizin daha rahat (rahattan kasıt kısıtlanmadan Türk kimliğimizi yaşayabilmek) etmeniz için biz de oraya gideceğiz” benzeri bir şeyler söylediğini hatırlıyorum. O zamanlarda göç etmek demek Türk olmayı yaşayabilmek demekti benim için. O yüzden de gidiş nedenimiz kimliğimizi rahatça yaşayabilme özgürlüğüne kavuşmaktı. Şimdi ise bir yandan ailemin bizim için yaptığı çok büyük bir fedakarlık olarak görmekle birlikte ötekileştirme ve baskı altına alma merakının doğurduğu çirkin bir sonuç olarak değerlendiriyorum. Biz oradayken Türk kimliğimizi ve getirilerini etrafımızdaki başka milletlere zarar vermeden, onların alanına girmeden yaşayabilmek istiyorduk. Türk adlarımızı kullanabilmek istiyorduk. Benim sülalemde ve tanıdığım Türk ailelerinde hiç kimse oranın polisine, güvenlik güçlerine,devlet memurlarına, askerlerine zarar vermedi.

Bizim kendi televizyonumuz olsun, bize okullarda Türkçe eğitim verin, bize şu hakkı verin bize burayı verin diye hiç kimsenin devlete karşı silahlandığını ve de herhangi bir eylemde bulunduğunu da hatırlamıyorum. Biz orada hiç kimseye ve hiç birşeye zarar vermedik. İşimizdeydik, gücümüzdeydik.Tek istediğimiz Türk oluşumuza saygı gösterilmesi ve baskı altına alınmamak, ayrımcılığa uğramamaktı. O yüzden de göç ettirilmemizi tamamen kafatasçı bir egonun hastalıklı sonucu olarak görüyorum. Tabi altını çizerek belirtmek isterim ki ben çocuk olduğum için yukarıda yazdıklarım gibi şeyler duymadım, görmedim,bilmiyorum. Yaşandıysa da doğrudur, aksini iddia edemem. Bunlar benim gözümden gördüklerim.

Bulgaristan'da Türklerin etnik ayrımcılığa uğradıkları, kültürel zulüm gördükleri bir dönemden geçiyordunuz ailen göç etme kararı aldığında. Ben orada olanları Türkiye'de bir televizyon dizisinden öğrenmiştim mesela. O zaman Mine Çayıroğlu'nun oynadığı, olan bitenin küçük bir kızın gözlerinden anlatıldığı o dizinin beni çok etkilediğini ve ağlattığını hatırlıyorum. Peki sen çocuk gözlerinle, etrafında olup biten bu zulmu nasıl görüyordun? Neler olduğunu anlayabiliyor muydun? 
- Bizim orada yaşadığımız yer Türk nüfusunun azınlıkta olduğu Ruse şehriydi. Bulgaristan’ın kuzey bölgesinde Türk nüfusu nispeten azdır. Yoğunluk güney taraftadır. Belki de bundan mütevellit bizim geldiğimiz yerde insanlara kötü muameleler yapıldığını görmedim. Bize kötü şeyler yapıldığına da şahit olmadım.



Geldikten yıllar sonra babama pasaportlarımızı vermek istemediklerini, işi epey yokuşa sürdüklerini öğrendim. Tabi bunda babamın politik duruşu ve Türklüğünden hiçbir ortamda ödün vermeyen bir adam oluşunun etkisi epey fazlaydı sanırım.

Bulgaristan’da iken şahit olmadım ancak geldikten sonra tanıştığım göçmen arkadaşlarım arasında güneyden gelenler de vardı. Orada çeşitli kamplar kurduklarını, doktor, mühendis, öğretmen gibi vasıflı kişilerin Türkiye’ye gelmesini engellemek için uğraş verdiklerini, insanları o kamplara kapattıklarını onlardan öğrendim. Hatta bir arkadaşımın babası doktordu. O da kampa kapatılmış ancak bir şekilde kaçmayı başararak ailesini getirebilmişti. Bahsettiğin dizi biraz daha çok güneyde yaşananları anlatıyordu sanırım. E tabi biraz da yellow journalism dediğimiz insanların hassas oldukları vatan, millet vb. duyguları manipüle ederek kurgulanan bir yönü de varmış o tarz dizilerin anladığım kadarıyla.

Hiç yaşam güvenliğinizden endişe ettiğiniz oldu mu peki?
- Hayır olmadı.Öyle bir korku yaşadığımızı hatırlamıyorum.

Bulgaristan kör topal da olsa sosyalist bir ekonomiye tabiydi. Etnik ayrımcılığı bir kenara bırakırsak, hayat standartlarınız nasıldı? Türkiye'ye gelince bu standartlar ne yönde değişti?
- Biz oradayken tam olarak orta sınıfa mensup bir aileydik. Babam bir tekstil fabrikasında makine ustasıydı. Annem de aynı fabrikada dokuma yapmakta olan bir işçi. Hayat standartlarımız buradaki bir orta sınıf aileye göre çok daha yüksekti diyebilirim. Her yaz fabrikanın yazlık bölgedeki deniz kampına gidebiliyor, her kış yine fabrikanın kışlık bölgedeki sosyal tesislerine gidip kayak yapabiliyorduk. Belirtmek isterim ki söz konusu fabrika öyle önde gelen ailelerin, şirketlerin falan bir fabrikası değildi. Alelade bir fabrikaydı ama orada devlet işçinin sosyal haklarını ve standartlarını ciddi şekilde  koruduğu için böyle imkanlar vardı. Ülkemize baktığınızda hangi fabrika işçisi çocuklarını böyle imkanlarla büyütebiliyor? Sayısı eminim çok azdır. O yüzden oradaki standartların çok daha yüksek olduğunu söyleyebilirim. Buraya geldiğimizde bu standartlar olumsuz yönde değişti tabi. Hem de oldukça fazla olumsuz yönde.

Peki sen şu anki deneyimlerin ve bilgilerin ışığında, ayrımcılığa uğramadığın, olduğun gibi kabul gördüğün bir sosyalist ekonomide yaşamak ister miydin?
- Kesinlikle isterdim!

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Not: Okuma kolaylığı açısından röportajın ikinci bölümünü bir sonraki blog yazısında paylaşacağım. 80'li yıllarda Bulgaristan'daki eğitim sistemiyle Türkiye'deki eğitim sistemini karşılaştırdığımız, hayvan sevgisinden, kedilerden ve Beşiktaş'ın ne menem bir takım olduğundan bahsettiğimiz ikinci bölüm yarın yayında olacak.